THIRTEENTH FLOOR (1999)

MV5BODYxZTZlZTgtNTM5MC00N2RhLTg3MjUtNGVkMDJjMGY3YzA5L2ltYWdlL2ltYWdlXkEyXkFqcGdeQXVyMTQxNzMzNDI@._V1_SX673_CR0,0,673,999_AL_

Yönetmen: Josef Rusnak

Senaryo: Josef Rusnak tarafından, Daniel F. Galouye’nin yazdığı ve 1964 yılında yayımlanan “Simulacron 3” isimli romandan uyarlanmış. (Roman daha sonra “Counterfeit World” ismiyle de basılmış).

Oyuncular:

Craig Buerko (Douglas Hall / John Ferguson / David)

Armin Mueller-Stahl (Hannon Fuller / Grierson)

Vincent D’onofrio (Jason Whitney / Jerry Ashton)

Gretchen Mol (Jane Fuller / Natasha Molinaro)

Dennis Haysbert:Larry McBain

Süre:100 Dk.

SENARYO:

ABD’nin Los Angeles kentinde, sanal gerçeklik üzerine çalışmalar yapan bir şirketin sahibi olan HannonFuller, bir cinayete kurban gidiyor. Deliller, katil olarak Fuller’ın dostu ve eski çalışanı olan Douglas Hall’u göstermekte. Hall, cinayet gecesine dair hiç bir şey anımsamadığı için, kendi masumiyetinden şüphe etmeye başlıyor,hem kendini temize çıkarmak hem de dostunun ölümünü aydınlatmak için bir araştırmaya girişiyor. Bunun için, Fuller’ın şirketi tarafından tasarlanmış olansanal gerçekliğebağlanması gerekli. Bu gerçeklikte, kendilerini ve dünyalarını tamamen gerçek sanan karakterler 1937 yılı Amerika’sının kopyası olan bir evrende yaşamaktalar.

Bir süre sonra, Fuller’in kızı olduğunu iddia eden ve sanal gerçekliği sona erdirmeye kararlı olan Jane isminde bir kadın ortaya çıkıyor. Douglas, neler olduğunu anlamaya çalışırken bu gizemli kadınla hızlı gelişen bir ilişki yaşamaya başlıyor. (henüz izlememiş olanlar, yazının bundan sonraki kısmını atlayabilirler)

1937 sanal dünyasındaki bazı karakterler, yazılımcıların birer sureti olarak tasarlanmış. Bu şekilde, sisteme giriş yapan kişiler, sanal dünyadaki kendi benzeşimleriyle bağlantı kurarak onun bedenini bir süreliğine işgal ediyorlar. Douglas Hall, Fuller’ın çalışanlarından Jason Whitney ile birlikte, 1937 sanal dünyasına girip çıkarak ihtiyarın ölümünü aydınlatmaya çalışırken dehşet verici travmatik gerçeği fark ediyor. Günümüz dünyasının bir tasviri olan kendi gerçekliği de aslında çok daha gelişmiş dünyanın yazılımcıları tarafından yaratılmış bir sanal gerçeklikten ibaret.

YORUM ve TESPİTLER:

Görüldüğü üzere, sıradışı ve iddialı bir sanal gerçeklik öyküsüyle karşı karşıyayız. Bugüne dek ele aldığım yapımlarla kıyaslayacak olursam, aynı yıl gösterime giren Existenz’ten anımsayacağımız biçimde “dünya içinde dünya” yani iç içe 2 katmanlı sanal gerçeklik bulunuyor. Bunun da ötesinde, karakterler sanal gerçekliğe bağlanan gerçek insanlarla birlikte tamamen bilgisayar tasarımı olan sanal bilinçlerden de oluşuyor. Başrolleri paylaşan ikiliden Craig Buerko’nun başarıyla canlandırdığı Douglas Hall karakteri, filmin finalinde gerçek dünyaya geçme şansını yakalamış olsa da esasında bir simülasyon karakteri. Dolayısıyla, sıradışı bir biçimde, zihnen ve ruhen (!) sanal olan bir ana karakter ile karşı karşıyayız.

Film esas olarak bizi “Bilinç” “Ruh” ve “Gerçek” kavramlarının anlamı üzerine düşünmeye, bu kavramlara ilişkin bildiğimiz tanımları sorgulamaya sevk ediyor. Afişte yer alan “Question reality” cümlesi de zaten bizi bekleyen bu sorgulamanın erken bir habercisi. Bu ve benzeri hikayeleri seviyor ve önemsiyorum. Zira bu yapımlar, yapay zeka ve sanal gerçeklik teknolojisindeki hızlı gelişmeler ışığında, gelecekte yaşanabilecek sıradışı durumlara, gerçekle sanal evrenlerin iç içe geçecek birlikteliğine, bunun yol açabileceği ruhsal ve ahlaki sorunlara karşı bizi uyaran birer mesaj niteliğindeler.

17.yy filozoflarından Descartes’ın, filmin girişinde yer verilen “Düşünüyorum, öyleyse varım” yargısı, yapay zeka temalı ciddi yapımların ana fikrini ve ikilemini özetleyen, anlamlı bir başlangıç olmuş. Yapay zeka ve sanal gerçeklik teknolojisindeki hızlı gelişmeler ile birlikte, “Canlı” olmanın, “gerçek” olmanın, “var” olmanın ölçüsü ve anlamı üzerindeki tanımlamalar, fikirler, tabular, kıstaslar yeniden ele alınmak, değerlendirilmek, genişletilmek zorunda kalmayacak mı ?

Yapay zeka ile insan türünün mücadelesine dair bilimsel öngörüler, karanlık ya da iyimser senaryolar, tartışmalar ve sohbetler kaçınılmaz olarak bizi “Yaşamak nedir?”, “Sadece fiziksel bir süreç midir?”, “Bilinç nedir?”, “Ruh nedir?” gibi sorulara götürüyor. Yaşamı, biyolojik bir süreç olarak tanımlanıyoruz oysa yakın bir gelecekte bizimkinden üstün bir zeka ile birlikte gelişmiş bir bilinç de biyolojik olmayan varlıklarda bulunabilir. Descartes haklıysa, düşünebilen yapay zeka “varolma” durumundan gelen varlığını koruma hakkına da sahip değil midir ? Bu, bir çeşit yaşam hakkı sayılmaz mı ? Düşünebilen ve belki de hissedebilen bilinçli makinelerin bizimle aynı yaşam alanını paylaşacağı gelecekte, bu ikilemler ciddi birer ahlaki sorun olarak gündeme geleceklerdir.

Filmin henüz başlarında, İhtiyar Fuller mektubuna “cehalet mutluluktur” diye başlıyor ve öğrendiği korkunç gerçeğin iç dünyasında yarattığı yıkımı, kutsallığını kaybeden ve basitleşen evreninde daha da ufalıp değersizleşen, anlamsızlaşan küçücük varlığının acısını sözlerine döküyor. Böylesi korkunç bir yıkımı aynı yıl gösterime giren Matrix’te de yaşamıştık öyle değil mi ? Bildiği, gördüğü, inandığı tüm gerçekliğin bir simülasyondan ibaret olduğunu öğrenmişti Neo. Seçilmiş kişi olmasına rağmen bu yükü zor kaldırmıştı kahramanımız, ama onun kadar güçlü olmayanlar da vardı yanında. Ekip üyelerinden Cypher, hain damgası yemesine sebep olacak eylemleri öncesinde, acı gerçeğin paslı tadını, soğuk hissini ve ağır yükünü taşımaktansa bir yalanın içerisinde ömür boyu yaşamayı seçmişti, bunun için gerçek dünyayı reddedip bizzat o yalanın kendisiyle, Matrix ile kirli bir antlaşma yapmıştı.

Bu filmde ise esas karakterimiz Douglas Hall, ölümsüz bir yaratıcının kudretiyle varlık bulmuş olduğuna inanılan mükemmel dünyasının, aslında bir programcının elinden çıkan dijital kodlardan ibaret olduğunu öğrenince yıkılıyor. Üstelik yaşadığı yıkım, Matrix serisinde bilinçleri bir simülasyon evreninde esir tutulan zavallı insanların yaşadıklarından daha travmatik, dramatik ve can yakıcı. Neden mi ? Çünkü matrix’te zihnen sanal gerçekliğe mahkum olmuş insanlar, aynı zamanda fiziksel bedenlere sahip olan, bildiğimiz anlamda gerçek insanlardı. Oysa burada, Thirteenth Floor’da Douglass Hall ve diğerleri, varlıkları baştan sonra simülasyon ürünü olan sanal karakterler. Kaçabilecekleri başka bir gerçeklik yok, uyanabilecekleri bedenleri yok, tamamen bu sanal evrenin parçası halindeler. Tıpkı Abre Los Ojos (1997) filmindeki Doktor Antonio karakteri gibi. Yaşadığın dünyanın sahte olduğunu öğrenmek bir yana, yüce bir tanrının eseri olduğunu umduğun kendi varlığının da –hiçbir anlamda yüce ya da erdemli olmayan- sıradan bir ırkın eğlence amacıyla yarattığı simülasyondan ibaret olduğunu öğrenmek korkunç bir yıkım olmalı. Böylesi bir gerçeği öğrenmenin yaratacağı travmayı hayal etmek bile can yakıcı.

Filmin en can alıcı noktalarından birinde, kendisinin ve tüm dünyasının sanal gerçeklik ürünü olduğunu öğrenen Hall, duygularını Jane’e şu cümlelerle ifade ediyor;

“Bunların hiçbiri gerçek değil. Fişi çektiğinde ben kaybolurum. Söylediğim hiçbir şeyin, yaptığım hiçbir şeyin anlamı kalmaz.”

Film bir anlamda, insani bir mesaj da sunuyor. Kendi yarattıkları evrende, yarattıkları karakterlerin hayatlarıyla oyun oynayanlar aslında kendilerinin de kukla olduklarını öğreniyorlar. Burada açık biçimde, kendini evrenin merkezinde üstün varlıklar olarak gören insan ırkının egosuna saldırıyor.

İç içe geçmiş sanal dünyalara biraz yakından bakalım;

Sanal dünyada hayat, kullanıcılar girmediğinde devam ediyor. İşgal ettikleri bedenlerin tasarlanmış sanal gerçeklik ürünü birer karakteri var ve kendilerini gerçek sanan bu karakterleri gerçek sandıkları dünyalarında sıradan hayatlar yaşıyorlar. Kullanıcılar sisteme girdiklerinde sanal karakterlerin bilinci geçici olarak kayboluyor ve böylece kendince bir düzeni bulunan hayatları da alt üst oluyor. Fuller evli, ihtiyar bir antikacının bedenini genç kızlarla yatıp kalkmak için kullanıyor, Douglas Hall banka memuru Fergusonu işyerinden alıp hiç gitmediği mekanlarda Fuller’ın izlerini aramak için kullanıyor. Hatta Ferguson bu sebeple Ashton’ın saldırısına uğruyor. Aynı şekilde David de günümüz dünyasını andıran sanal dünyaya girerek Hall’un bedeninde cinayetler işliyor. Sonuç olarak her evrende yaratıcılar, kendi yarattıklarına eziyet ediyorlar, onların bilinçli ve duygulu varlıklar olmalarına aldırmadan kendi egoları doğrultusunda kullanıyorlar. Filmin bu yanı bizi, “sanal zekanın yaşam hakkı” üzerine düşünmeye itiyor.

Bu gerçekler yüzünden vicdan azabına kapılan ve öfkelenen Douglas Hall, kendi dünyasına döndüğünde Whitney’e şöyle bağırıyor

“We are screwing with people’s lives… These people are real. They are as real as you and me”

Filme dair dikkatimi çeken ve kafama takılan diğer hususlar şunlar;

59.dakikada Jerry Ashton, Ferguson’ın bedeninde olan Hall’a ateş ettikten sonra “You like having your life fucked with ?” diye isyan ederken bu dramatik durumu vurguluyor. Düşünen, hisseden, bilinçli varlıkların birer kukla gibi oynatılmaya karşı duydukları öfkenin dışa vurumuydu bu sahne.

Dedektif Larry McBain karakteri, bana bir başka sahte dünya filmi olan Dark City’nin önemli karakterlerinden olan Frank Bumstead’i anımsattı.

“13. Kat” isminin kaynağına bakarsak; öncelikle, sanal dünyamızın içinde kurulan 2. sanal dünyaya ait sunucuların, şirket binasının 13. katında bulunduğunu görüyoruz. Filmin isminin de kilit gerçeklerin ortaya çıkış noktası olan bu yerden dolayı seçildiğini düşünüyorum. Tabi ki bu seçimde 13 sayısının tarihsel ve mitolojik kaynaklı kötü ünü de etkili olmuş olabilir.

Bu filmde benzer sanal gerçeklik senaryolarının aksine, sanal dünyaya bağlanmak son derece kolay. cihazın yatay kısmı üzerine sırtüstü uzanmaları yetiyor. Vücuda giren çıkan kablolar, bağlantı uçları, bedene yerleştirilmiş portlar yok.

Fuller ve ekibi tarafından yaratılan sanal dünyada, Hindenburg zeplin kazasının gazete haberine rastlıyoruz, bu da bize sanal dünyanın 1937 yılı ABD’sinin bir tasviri olduğunu gösteriyor.

Filmin henüz 3. dakikasında,  Fuller’ın gittiği barda “easy come easy go” isimli meşhur klasik şarkı çalınıyor. 44.-45. dakikalarda Douglas ve Jane dans ederlerken aynı şarkıyı dinliyoruz. İlk dinlediğimiz ortamda, üst evrenden gelen ve ihtiyar Grierson’un bedenini işgal etmiş olan Fuller bulunuyor, ikinci dinleyişimizde de sonradan bir üst evrenden geldiğini öğreneceğimiz Jane, Natasha’nın bedenini işgal etmiş oluyor. Bu ayrıntı bana, filmin o sahnede henüz kesinleşmemiş olan sürprizine ilişkin ince bir kıvılcım gibi göründü.

Önce Ashton ve sonrasında Hall karakterlerinin, sanal dünyanın sınırını bulmak için şehirdışında, normalde gitmeyi tercih etmeyecekleri yerlere doğru giderek dünyalarının sınırına erişmeleri bana Dark City (1998) ve Truman Show (1998) filmlerini çok net bir biçimde anımsattı. Sahte gerçeklik temalı 2 başyapıttan sadece 1 yıl sonra çıkan bu filmin, öncekilerden biraz etkinlenmiş olması mümkün bence.

 

vlcsnap-error991x

Simülasyonun sınırına ulaşma konusu, bir açıdan beni rahatsız etti. 1937 dünyasındaki olayı anlayabilirim ama Douglas’ın, modern dünyamızı andıran kendi dünyasının sınırına ulaşması, her ne kadar can alıcı bir gerilim sahnesi olsa da, mantıksız olmuş. Zira seyahatin bu kadar kolay olduğu bir dünyada, o ve diğer karakterlerin yakın çevrelerinden başlayarak epey gezmiş olmaları, dünyalarının büyük kısmını keşfetmiş olmaları gerekir.  Hayatlarını bu şehirde yaşamış olamazlar. O halde, onlar için farklı şehirler ve mekanlar tasarlanmışken, sadece birkaç saatlik otomobil yolculuğuyla ulaşabilecekleri mesafede, tasarımı yarım kalmış gibi duran, gerçekliğin sona erdiği bir sınır olsun ki ? çöl, okyanus, çorak arazi olabilirdi ama bu dünyanın gerçekliğini riske atacak böylesi boş alanların ve sınırların bulunması garip.

Jane karakteri aniden ortaya çıktığında kendini Fuller’ın Fransa’da yaşayan kızı olarak tanıttı. Herkes de bunu yuttu. Peki bu kadın kim olduğunu nasıl ispat etti ? Otele ve cinayeti soruşturan polise kimlik sunmadı mı ? İnandırıcı bir sahte kimlik düzenlemiş olmalı. Şoförlü bir araç kiralayıp pahalı kıyafetler giyerek lüks bir otelde kalacak kadar da parası vardı. Oysa daha sonra, kadının simülasyonda işgal ettiği bedenin Natasha isminde fakir bir tezgahtara ait olduğunu öğrendik. Tezgahtar kadın bu kadar parayı nereden buldu ? sanal dünyamızın kendi içinde işleyen değişmez kurallara sahip olduğunu ve ceplerini öylece parayla dolduramayacağını kabul edersek burada açıklanması gereken bir sorun var. Ama bu kadın gerçek dünyadan gelirken, yazılıma bir müdahale ile sahtekimliğini ve parasını yaratmış da olabilir tabi ki.

Oyuncular birden fazla karakteri canlandırmakta başarılıydılar. Özellikle Gretchen Mol, birbirinden çok farklı ve birbirinden cazibeli Jane / Natasha karakterlerini gayet iyi oynamış.

Hikayenin mantığını zora sokan bir ayrıntı şu, kullanıcılar sanal gerçekliğe girmediklerinde orada hayat durmuyor, bir şeyler olup bitmeye devam ediyor. Dolayısıyla, sanal dünyaya girdiklerinde, işgal ettikleri beden hiç beklemedikleri bir işin ortasında, kritik bir pozisyonda ya da tehlike içinde olabilir. Bu da hem kullanıcıyı hem de işgal ettiği simülasyon karakterini zor durumlara sokar. Bu işte asıl ters olan ise, simülasyonda ölmeleri halinde, kendi dünyalarında da ölüyor olmaları. Bu olaya Matrix gibi birkaç filmden aşinayız ama burada asıl tuhaf olan, ölmeleri halinde bedenlerini, simülasyonda işgal ettikleri sanal karakterin sahipleniyor olması. Bir bilim-kurgu ürünü olmasına rağmen bu tür bir bilinç aktarım cihazı, mantık gereği tek taraflı çalışacaktır. Dolayısıyla, sanal karakterin yapay zeka ürünü bilinci, gerçek insan bedenine aktarılmaz.

Filmin son kısmında, Whitney’in yerine bizim dünyamıza gelen Ashton nihayet kendi dünyasındaki him kimsenin yaşayamadığı büyük uyanışı yaşayarak herşeyin üstündeki gerçeğe eriştiğini sanarken, Douglas ona bu dünyanın da simülasyon olduğunu söyleyerek gerçek bir travma yaşattı. Bildiğin, gördüğün herşey, ama en önemlisi sen ve bilincin sandığın şey sahte, bu şok yetmedi mi, seni tasarlayanlar da sahte. Yani sen, tanrının ya da üstün bir bilincin işi değilsin, kendin gibi basit bir yapay zekanın eserisin. Zavallı ashton’ın kendisi dahil tüm evrenindeki acınası yaşam taklitlerinin yazılım kodları halinde bulunduğu kocaman serverları ziyaret ettiği, oradaki sanal milyonların sesini varlığını hissetmek ister gibi cihazların gövdesine yüzünü dayadığı anlar, en dramatik anlardı.

David’i öldürdükten sonra Dedektif McBain, Jane’e şöyle diyor;

“bana bir iyilik yapar mısın ? geldiğiniz yere geri dönünce, bize bir daha karışmayın”

Öncelikle, bunu yapmak bu kadının tek başına elinde mi ? ikinci olarak, içine girip müdahale etmeyecekleri sanal dünyayı neden emek ve enerji harcayıp aktif tutsunlar ki? Çok mu karamsarım ?

Douglas Hall’un sıradışı iç tasarıma sahip apartman dairesi, Ridley Scott’ın bilim-kurgu başyapıtı Blade Runner (1982) filminde Rick Deckard’ın eviydi.

Filmin uyarlandığı Simulacron 3 romanı, Welt am Draht (1973) isimli bir TV filmine de ilham vermiş.

Filmin afişinde, son kısma kadar sürpriz olarak kalan dünyanın sınırını görüyoruz. Peki bu bir sürprizin ifşası bir çeşit spoiler olmuyor mu ? hayır, çünkü afişteki araç 30’lardan kalma bir otomobil. Dolayısıyla biz burada Ashton’ın sanal dünyasını görüyoruz. Oysa asıl sürpriz Douglas’ın dünyasının da sanal olması.

Replik:

Hannon Fuller: “Cehalet mutluluktur, hayatımda ilk defa buna katılıyorum”

Fuller kendi dünyasının bir simülasyon, kendi varlığının da bir bilgisayar yazılımı olduğunu öğrenince bu şekilde ifade etmişti duygularını. Yıkıcı gerçeklere karşı bilmemeyi, cehaleti tercih etmek, doğal ve anlaşılır bir tepki değil mi ? İnkar ve görmezden gelme, beynimizin korkunç olaylarla ve yıkımlarla başetme yollarından biri galiba.

 

THE MATRIX (1999)

matrix1

Sanal gerçeklik temalı filmlerin en meşhurlarından biri, “TheMatrix” 20. yüzyılın son aylarında gösterime giren ve dünya çapında hem gişe hasılatıyla, hem konusuyla, hem tekniğiyle çok konuşulan bir yapım.

Herkesin hakkında az çok bir şeyler bildiği, çok konuşulan, farklı çevrelerce farklı yorumlanan ama genel olarak çok beğenilen bir filmi değerlendirmek kolay değil. Klasik şablonumu kullanarak hikayesi, tekniği, mesajları üzerinden gidip bu filmi parçalarına ayırmadan önce, devam filmleriyle bir bütünlük taşımasına rağmen Matrix’i tek başına ele aldığımı, sonraki yıllarda gelen Reloaded (2003) ve revolutions (2003) filmlerinden bağımsız olarak değerlendirdiğimi belirtmek isterim.

Filmin cesur ve yaratıcı senaryosu, aynı zamanda yönetmenliğini de yapan Wachowsky kardeşlere ait. (Kendileri Larry ve Andy olarak başladıkları sinema kariyerlerini şimdi Lana ve Lilly olarak sürdürmektedirler)

Bu sıradışı ikiliyi sadece Matrix serisi ile anmak haksızlık olur. V ForVendetta’nın (2005) heybetli senaryosunu yazmışlar, Cloud Atlas (2012) gibi çok başarılı bir filmi yönetmişler. Ayrıca, son yıllarda benim pek beğenmediğim JupiterAscending (2015) gibi işlere de imza atmışlar.

Filmin esas kadrosu Keanu Reeves (Neo), Laurence Fishburne (Morpheus), Carry-Anne Moss (Trinity) ve Hugo Weaving’ten (Ajan Smith) oluşuyor.

Film, 2000 yılında verilen akademi ödüllerinden 4 tanesini almayı başarmış.

Filmin Rob Zombie, Prodigy, Rob Dougan, Marilyn Manson, Rage Against The Machine gibi radikal isimlerin eseri olan sert ve hareketli müzikleri de o dönem çok popüler olmuştu.

SENARYO:

Filmin çok tartışılan senaryosuna değinmeden önce, bazı bağlantıları ve hikayenin sembolizmini anlamaya yardımcı olmak amacıyla şu kavramları -meraklısı için-  irdelemek istiyorum.

MATRIX: Türkçeye matris olarak geçmiş, doğal sayıları dikdörtgen halinde dizip gösteren bir matematik tablodur. Doğrusal denklemlerden oluşan bir sistemin farklı bir gösterimidir. matrisin elemanları doğal sayılardır.

MORPHEUS: Yunan mitolojisinde düşler tanrısıdır. İnsanların rüyalarına girebilme, onlara rüyalarında görünebilme yetkisine sahiptir.

NEO: Yunanca “neos” yani “yeni” sözcüğünden türemiş ve eklendiği kelimeye en basit tabirle “yeni” anlamı katan veya “yeni” vurgusu yapan bir ön ektir

TRINITY: Üçleme.Hristiyanlıkta “Baba/Tanrı, Oğul/İsa ve Kutsal Ruh” üçlemesine verilen ad.

NEBUCHADNEZZAR: Birden fazla Babil kralının adı olarak kullanılmış bir sözcük.

ZION: İncil’de “Davud’un şehri” olarak geçen yer, bugünkü Kudüs. Zion, ayrıca ABD’nin Illinois eyaletinde yer alan bir şehrin ismi.

Olay örgüsü şöyle; Metacortex isimli saygın bir yazılım firmasında çalışan Thomas A. Anderson (K. Reeves) iki boyutlu bir hayat yaşamakta. Gündüzleri takım elbiseli bir plaza insanı olan abimiz, geceleri Neo lakabını kullanan bir hacker, illegal yazılımlar üretip satan bir siber suçlu. Neo yaşadığı(mız) dünyaya karşı bir yabancılık, bir uyumsuzluk hissi içinde, etrafını saran gerçeklikten bilinçli ya da bilinçsiz olarak şüphe duyan, huzursuz, asosyal takılan biri. İçini kemiren soruların cevaplarını bulmak için, uluslararası bir terörist olarak bilinen gizemli Morpheus‘a ulaşmaya çalışıyor (cevapların Morpheus’ta olduğunu ona düşündüren nedir, hiç bilmiyorum) Bir gün, Morpheus ve ekibi kendisine ulaşıyor. Ancak aynı anda, kanun adamı olduklarını sandığı tuhaf ve tehlikeli tipler de Neo’nun peşine düşüyorlar. Neo kısa süre sonra, siber suçlardan çok daha büyük bir işe bulaştığını anlamaya başlıyor.

Hâlâ izlemeyen okuyucular için uyarayım, yazımın devamında, filmin travmatik sürprizini deşifre edeceğim.

Hikayenin devamında Neo kardeşimiz siyah deri kıyafetleriyle bir görünüp bir kaybolan güzel Trinity ile takım elbiseli, ürkütücü FBI tipleri arasında giderek tuhaflaşan bir kovalamacanın içinde kalınca, nihayet tanışma fırsatı bulduğu Morpheus’un kendisine teklif ettiği “gerçeklik” hapını, prospektüsünü bile okumadan yutuyor. Bu sayede, içinde olduğu(muz) dünyanın ötesindeki gerçek dünyaya uyanıyor.

Filmin bize ve Morpheus’un Neo’ya sunduğu gerçeklik şöyle; 22. Yüzyıldayız, Makineler dünyanın yönetimini ele geçirmişler ve insan bedeninin ürettiği elektrik akımını sömürmek suretiyle insanları güç kaynağı olarak kullanıyorlar. Bunun için, embriyo halinden itibaren tüpler içerisinde, bir çeşit uyku halinde tuttukları insanları, Matrix adını verdikleri bir simülasyona bağlıyorlar. İnsanlar, dışarıda ne olduğundan tamamen habersiz biçimde, matrix denen sanal evreni gerçek bilip içerisinde yaşarken, beyinlerinin ve bedenlerinin ürettiği elektrik kablolardan çekilip makinelere aktarılıyor.

Bunun türkçe meali şu, içinde yaşadığımız -ya da yaşadığımızı sandığımız- dünya bir bilgisayar yazılımdan başka birşey değil. Dünyaya dair bildiğimiz, gördüğümüz herşey simülasyondan ibaret. herşey sanal gerçeklik.  hepimiz bu sanal evrene doğduk, gerçek dünyayı hiç bilmeden, hiç görmeden bu sanal evrende büyüdük. bedenlerimiz cam fanusların içinde yatıyor, üstelik ölenlerimizden üretilen yaşamsal sıvılarla besleniyor. zihinlerimiz ise bu sanal dünyada çırpınıp duruyor. Artık kullanılamaz hale geldiğimizde, yani bedenimiz yeterli elektrik üretemez olunca, biz de geri dönüştürülüp diğerlerine besin olacaz. dünyanın neye benzediğini hiç bilmeden, bir yalanı yaşadığımızdan habersiz olarak yok olup gidecez.

Evet, hakkını vermek gerek. Çok yıkıcı, çok travmatik, çok depresif, karamsar ve karanlık bir anti-üyopya. Son derece radikal ve cesur bir senaryo.

YORUM ve TESPİTLER

Filmin dehşet verici senaryosuna değinmeden önce, tekniğine ve görselliğine bir el atalım. Matrix’i çok özel yapan ve çekildiği dönemde seyirciyi kendisine bağlayan en önemli özelliği gerçekten zamanının ötesinde, son derece yaratıcı ve akıcı efektlerle süslü olan görselliğiydi. Unutulması imkansız dövüş sahneleri, sinema tarihine geçmiş “kurşunlardan kaçma” sahnesi gibi incelikler, filmi tekrar tekrar izlenebilecek kıvamda bir görsel cazibeye kavuşturdu. Wachowski kardeşler, doğru açıyla dizilmiş çok sayıda kameranın aynı anda çekim yapması, saniyede binlerce kare çekebilen süper hızlı kameraların kullanılması gibi yaratıcı tekniklerle bu görkemli görselliği yakalamışlar. Mükemmel bir iş çıkardıklarını kimse inkar edemez.

Senaryoya dönecek olursak, sanal gerçeklik olayını bir adım ileriye taşıyıp bildiğimiz dünyanın tamamını bir simülasyona indirgeyerek çok cesur, çok radikal bir işe kalkışmış olduklarını söyleyebiliriz. Bunu takdir etmemek olmaz. Yine de bana göre bu öykü, birkaç farklı sorun içeriyor.

İnsanlarla makineler arasındaki savaşta, insanlar son çare olarak gökyüzünü bir çeşit yapay bulut tabakasıyla kaplayarak makineleri enerjisiz bırakmaya çalışmışlar. Bunun pek akla yatkın olduğunu düşünmüyorum. Güneş ışığının olmadığı bir dünya insanlar için de ölümcül olacaktır. Diyelim ki insanlar bunu göze aldılar. Bu gelişmiş makine ırkının tek enerji kaynağı gerçekten güneş olabilir mi ? nükleer enerji, hidroelektrik, rüzgar, fosil yakıtlar, hatta okyanus akıntıları ve gelgitler… bugün bile insanlar tarafından kullanılan bu kaynaklar makineler tarafından kullanılamıyor mu ? Bu kaynakları kullanmak, insan yetiştirmekten daha kolay, daha verimli olmaz mı ?

Morpheus Neo’ya, bir zamanlar matrix içinde esir olan, yani makine tarafından tüplerde büyütülüp zihni matrixe bağlanmış birinin olağanüstü biçimde matrix içinde birşeyleri değiştirme yetisine sahip olduğunu söylüyor. Yazılıma müdahale edebilen, sanal gerçekliği çarpıtan bir insan. Bir çeşit mutasyon mu ? Olabilir. Sonra şöyle diyor;

“O öldükten sonra, kahin onun geri döneceğini öngördü”

Ölen adamın geri döneceğine dair bir kehanet !!! Morpheus’un anlattığı biçimiyle bu, bir ölünün başka bedende tekrar döneceği, üstün güçleri olan o insanın reenkarnasyonu anlamına geliyor ki işte bu bizi ruhani, fantastik yerlere götürüyor. Morpheus bunu “kehanet, seçilmiş kişi” vb ifadelerle tekrarlayıp durmasa, ben bunu “geçmişte birisi bunu yapabildi, aynı yeteneğe sahip birisi daha mutlaka gelecektir” şeklinde makul bir varsayıma dönüştürüp sindirecektim. Tüm o “kehanet”, “seçilmiş kişi” saçmalığına gerek yoktu. (devam filmlerinden bağımsız ele alarak söylüyorum)

Morpheus’un ve Kahin’in bahsettikleri, geri döneceği söylenen ve Neo’dan önceki seçilmiş insan olduğuna inanılan şu üstün güçlü insan neler yaptı ? Ona ne oldu ? Makinelere zarar verebildi mi ? Nasıl öldü ? Neden Neo dahil hiç kimse bunları sormuyor ? Reeankarnasyonu olduğu söylenen kişiyi merak etmez mi insan ?

Morpheus ve ekibi, Neo’nun zihnini özgürleştirdiklerinde, yani Matrixten kopardıklarında, makineler gelip onun savunmasız bedenini kontrol ediyorlar. simülasyondan çıktığını, dolayısıyla artık işlerine yaramayacağını anlayınca onu makineden ayırıp bir yere atmakla yetiniyorlar. Oysa filmin devamında, yaşayanları ölülerin kalıntılarıyla beslediklerini öğrenecez. öyleyse neden Neo’nun bedenini kullanmak yerine öylece attılar ? Özellikle kendilerine karşı bir direniş varken, bunu yapmaları mantıksız değil mi?

Neo uyandırıldıktan sonra, 25-30 yıldır kullanmadığı kaslarını geliştirmek için bir süre tedavi görüyor. ama gördüğümüz kadarıyla bu tedavi boyunca sadece kasları ve sinirleri uyarmak için elektriksel sinyaller yolluyorlar. doğumundan bu yana hiç kullanmadığı kaslarının erimiş olması, işlevini kaybetmiş olması gerekmez miydi ? kemiklerinin o tüp içinde anormal gelişmesi veya çok zayıf kalması daha mantıklı olmaz mıydı ? peki -gözlerinin yanması dışında- tüm duyularının kusursuz çalışıyor olması da mantıksız değil mi ?

Matrixte ölenin gerçekte de ölmesini anlayabilirim ama ağızlarından burunlarından kan gelmesine gerek yok, sadece beyin ölümü gerçekleşiyor olsun ya da kalbi dursun yeter.

Bu arada, Joe Pantoliano tarafından canlandırılan Cypher’ın ihaneti, hikayenin gidişatını değiştiren önemli bir olay. Ama bu ihanetin son ana kadar anlaşılmaması, ekipteki hiç kimsenin Cypher’dan şüphelenmemesi anormal değil miydi ? şuna bakın;

Morpheus ve ekibi Kahin’den dönerlerken, gerçek dünyaya dönecekleri “Heart of The City” otelinin terk edilmiş binasında, bir tuzak kurulduğunu görüyorlar. Bunun nasıl olduğunu o anın sıcaklığı içinde düşünememiş olabilirler. Sonra, 81. dk içinde Morpheus, kapana kısıldıkları binadan kaçma yolu bulmak umuduyla Cypher’dan cep telefonunu istiyor. Oysa Cypher telefonunu, ajanlara yerlerini bildirmek için kullanmıştı, bu yüzden elini cebine attığında telefonu bulamıyor. Ama Morpheus bunu da sorgulamıyor trinity de çıkarıp kendi telefonunu veriyor.

Oradan kaçmak için girdikleri tesisat şaftından inerlerken, Cypher öksürüp yerlerini belli ediyor. Bunu isteyerek mi yaptı ? Muhtemelen öyle. Ama kimse şüphelenmiyor. Binanın bodrumundayken ayağı takılmış numarası yapıp polise yakalandığı halde sonradan kurtulup Tank’ı arayarak gemiye dönüş yapmak istediğinde, Tank da şüphelenmiyor. Bu kadarı fazla bence.

Cypher gemide tank ve dozeri öldürdükten sonra trinity ile “cep telefonundan” uzun bir sohbet yapıyor. Baskın yedikleri binaya sadece yürüyüş mesafesindeki bir yerdeler ve cep telefonlarının ajanlar tarafından izlenebildiğini öğrenmiştik. Bu kadar uzun konuştukları halde baskın olmamasına hayret ettim. Muhtemelen dramatik etkiyi ve gerilimi arttırmak için fazla uzatılmış bu sahne.

Filmin sonlarında, “sentinel” dediğimiz avcı makineler Nebuchadnezzar‘ın zırhını delip geminin içerisine kadar giriyorlar. Sağa solu lazer ışınlarıyla tahrip ederlerken nasıl oluyorsa dakikalar boyunca mürettebata erişemiyorlar, hatta o kadar tahribat yapmalarına rağmen kimseyi yaralayamıyor, geminin enerjisini bile kesemiyorlar. bence o sahne epey zorlama olmuş.

Neo’ya bilgisayar ekranından seslendikleri ilk temasta, ilk cümlenin “wake up” olması çok anlamlı. Adam bu sırada masasında uyukluyor ama hemen sonraki “Matrix has you”  cümlesiyle tamamlanan “uyan” çağrısı aslında “gerçeğe uyan” anlamında.

Filmin giriş sahnesinde Trinity’nin polisleri pataklayıp ajanlardan kaçtığı bina, “Heart Of The City” isminde terk edilmiş bir otel. Trinity, otelin 303 numaralı odasında. Filmin sonunda Neo’nun ajanlarla karşılaşıp kurşunları havada durdurduğu, Smith’in içine girip onu parçaladığı mekan neresi ? Yine Heart Of The City oteli. İlk kavgayla son kavgayı aynı mekanda yaşıyoruz. İyi, güzel. Yalnız bi şey var; İlk sahnede Trinity otelin 303 no’lu odasındaydı. O odada telefon yoktu, bu yüzden trinity telefon bulabilmek için binadan kaçmak zorunda kaldı. Oysa Neo son sahnelerde buraya, yine 303 no’lu odada bulunan eski bir telefonu kullanarak matrixten çıkmak için geliyor. Ajan Smith tarafından vurulmadan hemen önce, telefonun çaldığını duyabiliyoruz. Bu nasıl oldu?

Neo’nun bilgisayarına gönderilen “beyaz tavşanı takip et” mesajı “Alice in Wonderland”e  bir gönderme. 1865 yılında Lewis Carroll tarafından yazılmış romanda, Alice isimli kız, beyaz bir tavşanı takip ederken girdiği delikte kaybolup harikalar diyarına düşüyordu.

Neo nihayet Morpheus ile buluştuğunda, Morpheus ona “şu an kendini tavşan deliğinden yuvarlanan Alice gibi hissediyor olmalısın” diyor. Alice’e bir selam daha.

Neo kahini ziyarete gittiğinde, psişik yetenekleri olan çocukların olduğu salondaki TV’de dev tavşanların olduğu bir film görüyoruz. Biraz araştırınca bunun “Night of The Lepus” (1972) isimli film olduğunu öğrendim. Alice yok ama yine tavşan var.

Neo’nun matrixte yaşadığı dairenin kapı numarası 101. George Orwell’ın meşhur anti-ütopik romanı 1984’te “101 numaralı oda” insanlara çeşitli fiziksel ve ruhsal işkenceler yapılarak iradelerinin yıkıldığı, sisteme teslimiyetlerinin sağlandığı odaydı.

Neo’nun 9. dakika içinde eline aldığı ve bir kısmını oyarak içerisine kıymetli eşyasını sakladığı kitap “simulacra & simulation” günümüz filozoflarından Jean Baudrillard‘ın modern dünyada gerçeklik kavramı ve onu özellikle medya eliyle yozlaştırılması, çarpıtılması üzerine kitabı. Yazar bir zamanlar “gerçeği aktarmak” gibi bir misyonu olan medyanın – özellikle TV’nin – artık gerçeği yeniden yazan, hatta onu gerçekdışı gösteren bir araç haline geldiğini, kavramların duyguların olayların içinin boşaltıldığı, çarpıtıldığı, herşeyin özünden yoksun olduğu bir “simulakra” (orjinalinin özünden yoksun kopyalar) evreninde yaşadığımızı söylüyor.

Cypher, Neo’yu matrixten koparıp gerçek dünyaya uyandıracak bağlantıları yaparken ona “kemerini bağla dorothy, çünkü artık kansas yok” diyor.

Burada bahsedilen Dorothy, Frank Baum tarafından yazılan ve 1900 yılında yayımlanan “The Wonderful Wizard of Oz” romanının kahramanı olan genç kız. 1939 yılında sinemaya da uyarlanan hikayede, Dorothy bir hortum tarafından Kansastaki evinden uçurularak bir çeşit masal alemine düşer. Burada büyücülerle, iyi ve kötü cadılarla, mucizevi olaylarla dolu maceralar atlatarak evine dönmenin yollarını arar.

Morpheus ve ekibinin gemisi/uçağı olan Nebuchadnezzar’da, aracın 2069 yılında ABD’de yapıldığını gösteren bir metal plaka görüyoruz.

Wachovski kardeşlerin bu film için William Gibson tarafından yazılmış, 1984 yılında yayımlanmış Neuromancer isimli bilim-kurgu romanından ilham aldıkları söyleniyor. Romanı okumadığım için yorum yapamayacam ama filmin yakaladığı başarı üzerine, kitabın Türkiyedeki yeni basımlarında adı “Matrix Avcısı” olarak değiştirilmiş.

Neo’nun bedeninden izleme cihazının çıkarılması sahnesi, Total Recall (1990) filmindeki benzer sahneyi anımsatmıyor mu ? Keza, Morpheus’un Neo’ya sanal gerçeklikten çıkış için “kırmızı bir hap” sunması, yine Total Recall’da Dr. Edgemar’ın Doug’a sunduğu kırmızı hapı anımsatmıyor mu ?

Filmin mesajları ve felsefesi üzerine uzuuun sohbetler ve tartışmalar yapıldı. Ben bunları abartılı buluyorum. Mitolojiden ve incilden bazı kavramların kullanılması, dini göndermeler olarak yorumlanıyor. Bu filmi devam filmlerinden ayrı olarak ele alırsak, bana göre din konusunda fazla bir şey yok. tanrının varlığını ya da yokluğunu ima etmiyor.  Mesajlarına gelirsek, öyle çok derin bir felsefesi olduğunu da düşünmüyorum, bana göre sadece sunduğu radikal gerçeklik ile bizi içinde yaşadığımız evrene ve gerçekliğe dair şüpheci olmaya, cesaretimizi toplayarak en sıradışı bakış açısı ve düşüncelere zihnimizi açmaya teşvik ediyor.

Bir de Morpheus’un matrixi anlatma tarzına bakın;

-Matrix her yerde. Etrafımızda. Şu anda, bu odada. Pencereden dışarı baktığında görürsün ya da televizyonu açtığında. İşe gittiğinde hissedersin ya da kiliseye. Vergi öderken. Gerçeği görmemen için dünya, bir perde gibi önüne çekilmiş sanki.

-Ne gerçeği?

-Köle olduğun gerçeği.

Anti-kapitalist, anarşist bir mesajı andırmıyor mu ?

Filmin modern çağın sözde medeniyetini, tüketici toplum yapısını ve insan doğasını eleştiren mesajları da var;

Matrixin geçmişte barış ve huzur dolu bir yer olarak tasarlandığı, ama insan zihinlerinin bu gerçekliği reddettiği anlatılıyor. Smith bu konuda şöyle diyor;

“bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini, sefalet ve acıyla tanımlıyor.”

Peki ya şu can alıcı tespitlere ne demeli;

“bu gezegendeki tüm memeleliler etraflarındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. ama siz değilsiniz. siz bir bölgeye taşınırsınız, ve çoğalırsınız, tüm kaynakları tüketene dek. hayatta kalmanızın tek yolu, yeni bölgelere yayılmaktır. aynı yayılma prensibini uygulayan bir organizma daha var. virüsler. insanlar hastalıktır, bu gezegenin kanseri. biz de tedavisiyiz.”

Smith bir ara tezini öyle güzel savundu ki az daha ben de destekleyecektim.

Tıpkı dinozorların yer yüzünden silinişi gibi, insan ırkının da dünyadaki devrinin sona erdiğini, bunun evrimin doğal akışı olarak düşünülmesi gerektiğini söylüyor. İmkansız mı ?

NOT: Filmin sembolizmine, sunduğu ve irdelediği kavramlara ilişkin daha fazla bilgi ile farklı bir bakış açısı için buraya bakabilirsiniz.

EXISTENZ (1999)

affiche-existenz-1999-3

Bugün arşivimden indirip tozunu aldığım, elekten geçirip ayıkladığım, inceleyip irdelediğim, parçalarına ayırıp tekrar birleştirdiğim filmin ismi “eXistenZ”

Kendisi 1999 yapımı bir Bilim-Kurgu / Psikolojik Gerilim filmi olup sıradışı ve cesur yönetmen David CRONENBERG‘in imzasını taşımaktadır. Senaryosu da yine Cronenberg’in eseridir.

Hemen belirteyim, filmin isminde geçen X ve Z harflerini büyük yazmam keyfi bir seçimden kaynaklanmıyor, zira filmin afişinde ve sunuluşunda X ve Z özellikle büyük yazılarak vurgulanmak istenmiş. Burada filmin konusuna, mesajına, hikayesine veya sürprizine ilişkin bir ipucu saklı olduğunu düşündüyseniz, kısmen haklı olduğunuzu söyleyebilirim.

Şöyle ki; existenz sözcüğünün X ve Z harfleri arasında kalan “isten” şeklindeki kısmı, macar lisanında “Tanrı” anlamına geliyor. (Filmin András Hámori ve Robert Lantos isimli 2 yapımcısının da macar olduklarını belirtmek gerek)

Anlamına bakacak olursak, sözcüğün ingilizcede ” varoluş” anlamına gelen existence’tan türetilmiş olduğunu görüyoruz. İngilizcede, günlük kullanımda bazı sözcüklerin sonundaki harflerin yuvarlanarak “Z” harfine dönüştürülmesine aşinayız. (bkz. Boyz n the hood -1991)

Filmin başrollerinde Jude Law (Ted Pikul) ile Jennifer Jason Leigh (Allegra Geller) boy gösteriyor. Görkemli müzikleri ise Howard Shore tarafından bestelenmiş. Kendisi Cronenberg’in birlikte çalışmayı sevdiği bir isim (bkz. Scanners (1981), Videodrome (1983), A History of violence (2005), The Fly (1986), Naked Lunch (1991) )

Existenz, yönetmenin başyapıtlarından biri olmasa da Berlin film festivalinde aldığı Gümüş Ayı başta olmak üzere birkaç festivalden ödülle dönmeyi başarmış.

SENARYO:
Filmin sürprizini -şimdilik- koruyarak öyküsünden bahsetmek gerekirse, sanal gerçekliğin gelişmiş bir versiyonuyla oynanan son derece gerçekçi bir oyundan ve bu oyunun tanıtım sunumuna gelerek sıradışı bir deneyime ortak olmak için seçilmiş bir grup insandan söz edebiliriz. film, oyunu denemek için bir kilisede toplanan bu insanların kısıtlı bir zaman ve mekan içerisinde, oyunun tasarımcısı ile birlikte bazen sanal evrende bazen bildiğimiz dünyada bulunarak paylaştıkları sıradışı deneyimi ve parçası oldukları macerayı anlatıyor. Detaylar mı ? İkinci bölümde.

YORUM ve DEĞERLENDİRME:

Yazının bundan sonrası spoiler niteliğinde bilgiler içerir.
Az evvel yazdığım gibi, yeni çıkan bir sanal gerçeklik oyununu denemek üzere toplanmış bir grup insanın hikayesiyle başlıyor film. burada dikkat çeken bir kaç tuhaflıkla karşılaşıyoruz. oyun tanıtımı ve denemesinin yapılacağı ortam bir taşra kilisesi. Bu gerçek bir tuhaflık. ama bu ayrıntıyı, filmde oyun tasarımcısı Allegra karakterinden yer yer “game-pod goddess” diye söz etmeleri ile birleştirebiliriz. Sanal gerçeklik tasarlayan bir yazılımcı, yarattığı dünyaların tanrısı değil midir? Ayrıca, kilisenin mistik atmosferinde, oyun tasarımcısı oturup iki yanına toplam 12 adet oyuncuyu (havariyi ?) aldığında, ilahi bir sahneyi çağrıştırdığı çok belli.

vlcsnap

Kilisede toplanan oyuncu kitlesi de bir başka tuhaflık. Günümüz oyun meraklılarının aksine, adeta kiliseye vaaz dinlemeye gelmişçesine farlı görünüş ve yaşlarda, farklı sınıflardan gibi görünen bir grup insan. sahneye çağrılan farklı yaş grupları, cinsiyet ve profillerde 12 kişi ile oyun denemesi başlıyor. ancak, bir sanal gerçeklik oyununun 3 saatlik denemesini tahta sandalyelerde yapmaları çok saçma.

Genetik mühendisliği ürünü organik oyun konsolu, Cronenberg’den beklenecek türde bir ayrıntı. Videodrome veya Naked Lunch’ı izlemiş olanlar yönetmenin bu tür biyo-mekanik ucubeleri sevdiğini bileceklerdir. Filmde, bu canlı oyun konsollarına -yani pod’lara- bağlanmak için Matrix (1999), Saturn 3 (1980) gibi filmlerden aşina olduğumuz türde, vücuda entegre portlar (filmdeki ismiyle bioport) kullanılıyor. Ancak cihazla bağlantının bir çeşit kablo yerine, göbek kordonuna benzeyen bir uzantı aracılığıyla sağlanması ve portun metal değil dışarıdan tamamen organik görünümlü (anüsü çağrıştıran) bir delik şeklinde olması, ayrıca bu deliğin sırtımızda, kalçamızın biraz üstünde yer alması biraz tiksinç epey de müstehcen çağrışımlar yapan bir ayrıntı. Filmin bir yerinde portu kullanabilmek için deliğe bir çeşit kaydırıcı sürmeleri, sonrasında Ted’in tahrik olarak Allegra’nın bioport deliğini yalaması ve akabinde ateşli bir sevişmeye başlamaları, oyun podları ve bioport hakkındaki cinsel çağrışımları güçlendiriyor.

Kilisedeki oyun seansı sırasında, Allegra Geller sanal gerçeklik düşmanı fanatik bir örgüte mensup kişi tarafından, tamamen organik ve sıradışı bir silahla vurularak yaralanıyor. Hemen sonra, Allegra’nın korumaları olduklarını anladığımız 2 kişi saldırganı vurup etkisiz hale getiriyorlar. Ama bu noktadan sonra Allegra, polisi aramak veya silahlı korumalarının himayesine girmek yerine tamamen mantıksız bir biçimde, silahsız acemi koruma Ted Pikul’a sığınıyor ve onunla beraber tuhaf bir kaçış macerasına atılıyor. Bu davranışın mantıksızlığı, filmin sürprizini öğrenene kadar sizi rahatsız etmeye devam ediyor.

Tıpkı oyun konsolu (pod) gibi suikast silahının da tamamen organik olması, hatta taş veya kemikten yapılmış bir mermi yerine bütünlüğü tamamen korunmuş gerçek insan dişi atıyor olması, yaratıcı ama uçuk bir ayrıntı.

Şimdi, son 3 paragrafta hikayeye dair belirttiğim -ve bu renge boyadığım- kusur ve gözlemlerin tadını kaçıracak ayrıntıya gelelim. Filmin finalinde öğreniyoruz ki, o ana kadar görüp duyduklarımızın hepsi sanal gerçeklik içerisindeydi. Evet, bir kilisede toplanmış insanlar var, bir oyun denemesi için bir aradalar (oyunun adı tranCendenZ), dolayısıyla kilise ve toplanan kitle hakkında eleştirilerim geçerli. ama oyunun tasarımcısı Allegra değil, o sadece oyunu deneyen gönüllülerden birisi, tıpkı Ted gibi. Üstelik bu ikisi, radikal gerçekçi terörist grubun üyeleri olarak, oyunun tasarımcılarını öldürmek için oradalar.

Sanırım bu ayrıntı, eXistenZ’in neden bir suikast öyküsüne dönüştüğünü ve Allegra’nın kiliseden kaçarken neden başka hiç kimseye değil de Ted’e sığındığını açıklıyor. Aslında bu sürprizin ipuçlarını görmüştük. Ted’e bioport yaptırmak için gittikleri köhne benzin istasyonunun dışındayken, Allegra’nın etrafındaki nesneleri ilgiyle yoklaması, açık bir biçimde etrafını saran sanal gerçekliğin ne kadar gerçek olduğunu sınama çabasıydı. ayrıca organik silah, çift başlı mutant kertenkele vb ayrıntılar ile kiliseden kaçışta mantıksız bir biçimde Ted’e sığınması, gerçek olamayacak kadar çılgıncaydı.

Sizin de anladığınız üzere, film bize bir “oyun içinde oyun” deneyimi yaşatıyor. “transCendenZ” isimli oyuna dahil olan suikastçi çift, belki oyunun senaryosu gereği belki de akıllarındaki asıl amaçlarının etkisiyle, eXistenZ isimli bir oyun yaratarak onun da içerisine giriyor. Nihayetinde gerçek dünyaya uyandıklarında, oyun konsollarının organik olmayan, kafa ve ele takılan plastik veya metal parçalardan oluşmuş gerçek versiyonunu görüyoruz.

Bu defa gerçek olduğunu umduğumuz dünyada, oyunun ismi olan “transCendenZ” sözcüğüne bakalım. Sözcüğün aslı olan “transcendence” ingilizcede “üstünlük” veya “normal üstü bir deneyim ya da varoluş” anlamına geliyor. Bu sözcükte de büyük harflerle kurulmuş bir oyuna tanık oluyoruz. büyük harflerin arasında kalan “enden” macarca “bir şeyin ucu, sonu” anlamına geliyor. almancada ise “sona ermek, bitmek, son bulmak” anlamında.

Buradan, oyunun artık bittiği ve nihayet gerçek dünyaya dönüldüğü sonucunu çıkarabilir miyiz ? öyle umuyoruz ama yönetmen bizi yine muallakta bırakacak biçimde bitiriyor filmini. Allegra ve Ted oyundan çıkıp trancendenz’in tasarımcılarını öldürdüklerinde, etraflarındaki gruptan hiçkimse ciddi bir tepki göstermiyor, paniğe kapılan, korkan, kaçan yok. kapıya yöneldiklerinde ise güvenlik görevlisi onlara “hala oyunda mıyız?” diye soruyor.

Allegra (Jennifer Jason Leigh) ve Ted (Jude Law) existenzin içinde yaşanan suikast girşiminden sonra saklandıkları bir motel odasındalarken, yemeklerinin bulunduğu kağıt torbanın üzerinde “Perky Pat’s” yazısını görüyoruz. Bu sözcük, sanal gerçeklik, alternatif evrenler ve sahte anılar gibi konuları romanlarında bolca işleyen, bilim-kurgu edebiyatının deli dahisi Philip K. Dick‘in “The Three Stigmata of Palmer Eldritch” isimli romanına gönderme yapıyor. Bu ayrıntı, yönetmenin belki de Dick’ten ilham almış olabileceğini, ya da ortak düzeyde sıradışı bir yaratıcılık taşıdığı veya hayranlık beslediği yazara saygısını sunmak istediğini gösteriyor olabilir. Aynı şekilde, bu küçük ipucu dikkatli kişilere, aslında izledikleri hikayenin sanal gerçeklikte yaşandığını ima eden bir ipucu da olabilir.

Çekim tekniklerinden bahsedecek olursak, beni epey boğduğunu ve görsel olarak tatmin etmediğini söyleyebilirim. Filmin çoğu, kapalı mekanlarda geçerken az sayıdaki dış mekan çekimlerinin çoğu, kısıtlı mekanda çekilmiş gece sahnelerinden oluşuyor.  Filmde genel olarak az bütçeyle kapatılmaya çalışılmış gibi bir hava var. Bu arada, az sayıdaki şiddet sahnelerinde, Cronenberg’in kendisinden beklenecek biçimde rahatsız edici derecede gerçekçi makyaj ve tasarımlar kullanarak seyirciyi ürperttiğini ve bolca kan gösterdiğini söylemeliyim.

Replik:
-Hayatın daha önce nasıldı ? (Ted)

-Önce mi ? (Gas)

-Allegra Geller tarafından değiştirilmeden önce. (Ted)

-Benzin istasyonu işletiyordum (Gas)

-Halen benzin istasyonu işletiyorsun (Ted)

-Yalnızca bu acınası gerçeklikte (Gas)

-Geller’in yaptıkları beni özgürleştirdi. (Gas)

Basit hayatlar yaşayan basit insanların sanal gerçeklik ile mevcut kimliklerinin ötesine geçtikleri ve bambaşka hayatlar yaşama imkanı buldukları muhtemel bir geleceği tasvir eden bu cümle, sanal gerçeklik / alternatif evren temalı kitap ve filmlerin özünü sunuyor bence.

Sonuç olarak; Cronenberg bilim-kurgu/gerilim türünde kendine özgü sıradışı tarzıyla yakaladığı haklı bir üne sahip. Adamın Scanners (1981) ve Videodrome (1983) gibi şaheserleri var. Ancak bana sorarsanız, existenz için türünün vasat örneklerinden bir tanesi diyebilirim. Yönetmen, her zamanki gibi izleyiciyi şoke edecek şeyler göstermeyi başarmış ama hikayesi bence yeterince güçlü değil.

THE NINES (2007)

mpathenineposterb

Bugün çok beğendiğim, arşivimde özel bir yere sahip olan, çok yönlü, sıradışı ve özgün bir yapımdan bahsedeceğim; The Nines (Dokuzlar)

Yaratıcı çekim teknikleri, ustaca kurgulanmış sahneler ve başarılı oyunculukların ötesinde filmi bana göre başarılı kılan en önemli şey, son derece cesur ve yaratıcı olan senaryosu.

Birazdan detaylı biçimde irdeleyeceğim bu yapımı bir sınıfa dahil etmek zor; bilim-kurgusal öğeler içeren, gizem ve merak unsurunu başarılı kullanan, yer yer insanı geren, hem dramatik hem romantik bir öyküye sahip renkli bir yapım.

Filmin yönetmeni, aynı zamanda senaryosunu da yazan John August. Doğrusu ilk duyduğumda bu isim bana bir şey çağrıştırmadı, ama biraz araştırınca bu adamın son derece sıcak, dramatik, duygusal ve renkli bir yapım olan Big Fish’in (2003) senaristi olduğunu öğrendim. Benim için hiçbir sinemasal değeri olmamasına rağmen epey ilgi gören 2000 ve 2003 yapımı Charlie’s Angels filmlerini de kendisi yazmış.

Oyunculara bakarsak; Ryan Reynolds (Gary/Gavon/Gabriel), Melissa McCarthy (Margaret/Melissa/Mary) ve Hope Davis’in (Sarah/Susan/Sierra) birbirine bağlı üç öyküde üçer karaktere başarıyla hayat verdiklerini görüyoruz. Ayrıca, o dönem henüz çocuk olan Dakota Elle Fanning de Noelle rolüyle iyi iş çıkarmış.

SENARYO ve KURGU:

Film arka arkaya sunulan ancak sonradan öğreneceğimiz üzere birbirinin içine geçmiş 3 ayrı bölümden oluşuyor.

Birinci Bölüm: Prisoner

sevilen bir dizi oyuncusu olan Gary, kötü biten bir ilişkinin anılarını silmeye çalışırken “kazayla” evini yakan, bolca alkol ve acemisi olduğu uyuşturucularla kafayı bulup yaşadıklarını geride bırakmaya çalışırken başını derde sokan biraz sorumsuz ve şımarık biridir.

Ev hapsine mahkum edildiğinde, ajansı tarafından ona göz kulak olmakla görevlendirilen Margaret ile tanışır. Margaret, ev hapsi boyunca onu dış dünyadan ve kendisine –ya da şöhretine- zarar verebilecek herşeyden uzak, yalıtılmış biçimde yaşayacağı bir eve yerleştirir. Ancak bu yeni, küçük dünyasında, güzel ve yaramaz bir kadın olan komşusu Sarah, evin içinden gelen şüpheli sesler ve sürekli karşısına çıkan 9 rakamı ile birlikte kendini çözülmesi gereken bir gizemin içinde bulur.

İkinci bölüm: Reality TV

Ryan Reynolds bu defa senarist Gavin Taylor olarak karşımıza çıkarken Melissa Mc Carthy ise bir aktris olarak kendini canlandırıyor. Gavin, başrolü için Melissa’yı uygun gördüğü dizisini bir kanala satmaya çalışırken menajeri Susan onu başrolü Melissa’dan alıp bir başka oyuncuya vermesi için zorluyor. Kısa süre sonra durum iyice tatsız bir hale geliyor.

Üçüncü Bölüm: Knowing

Yazılımcı / oyun tasarımcısı Gabriel, Eşi ve küçük kızıyla birlikte, kırsal bir alanda mahsur kalır. Cep telefonu şebekesi bulunmayan bu yerde, eşi ve kızını çalışmayan otomobilin yanında bırakarak yardım bulmak için yürümeye başlar. Bir süre sonra Sierra isminde bir kadın ile karşılaşır. Sierra yardım edeceğini söyler ama bir süre sonra Gabriel, kadının gerçek kimliği ve amacının ne olduğu konusunda şüpheye düşer. Diğer 2 hikayede ipuçları verilen sır, bu hikayenin sonunda aydınlanır.

YORUM ve TESPİTLER:

Bu film de daha önce ele aldıklarım gibi -bloğumun amacına ve konusuna uygun biçimde- gerçeklik tanımını sorgulatıyor, bildiğimiz dünyanın ve evrenin ötesinde –ya da üstünde—başka dünyaların varlığını vurguluyor, gerçekliğin sınırlarını esneterek biraz belirsizleştiriyor. Ancak başka bir açıdan bakarsak, daha önce incelediklerimin aksine, bu filmde bir sanal/sahte dünya yok!

Evet, burada tasarlanmış / yaratılmış dünyalar var ama hepsi kendi içinde fiziksel gerçekliğe sahipler. Bunu, filmin sürprizini anladıktan sonra fark ediyorsunuz.

Hikayenin esası şöyle; G. (Gary/Gavon/Gabriel) tanrısal diyebileceğimiz bir güce sahip olan, bizim bildiğimiz doğa kanunlarının, evrensel bilginin ve hayalgücümüzün çok ötesinde varlığını sürdüren, bizden çok daha üstün bir ırkın üyelerinden biri. G’nin aksine sıradan bir insan olan ama G’nin yakın bir ilişki kurduğu M (Margaret/Melissa/Mary) bu ırkı şöyle tanımlıyor;

“Tanrı 10 ise, teorik olarak bir mutlaksa, Sen daha çok bir 9’sun”

Buradan ne anlamamız gerekiyor ? “Dokuzlar” bizim zihinlerimizde tasavvur edilmesi güç ve anlatılması imkansız derecede farklı, görkemli ve güzel bir dünyada yaşıyorlar. Diledikleri zaman da, eğlence veya deney amacıyla, bizimki gibi dünyalar yaratıyorlar, bu dünyalarda bizimki gibi alt türler yaratıp onları izliyorlar, onları yönlendiriyorlar, onlarla oynuyorlar.

Çok güçlüler. Bizim mahkum olduğumuz tabiat kanunları onları bağlamıyor, bu kanunları dünyamızla birlikte onlar yaratmışlar. Evet, çok üstünler ve bizim zamanımızla çoook uzun süreler boyunca varlıklarını sürdürüyorlar ama M’nin söylemiyle “mutlak” değiller.

Muhtemelen buradan; Dokuzlar’ın da uymak zorunda oldukları bazı kanunlar, sınırlar bulunduğunu ve yaşamlarının sonsuz olmadığını anlamalıyız.

G, yarattığı dünyayı izlemekle ve yukarıdan müdahale etmekle yetinmeyip içerisine gimiş, burada kendi yarattığı karakterlerden M ile özel bir bağ kurmuş. Bu dünyanın farklı versiyonlarında onunla hep yakınlık kurmuş. Bu arada, kendi yarattığı sahte dünyanın esiri olan, gerçek kimliğini hafızasının gerisine atıp yarattığı karakterlerle kendini özdeşleştiren G’yi kendine getirmek üzere, onun ırkından biri olan S (sarah/susan/Sierra) de bu dünyaya gelmiş, yanında getirdiği 2 arkadaşıyla birlikte G’yi uyandırmak, onu ait olduğu yere geri çağırmak için uğraşıyor.

Sonuç olarak film, “Tanrı var mı yok mu ?” tartışmasına girmeden, kendi dünyalarının altında yeni evrenler yaratma ve bunları değiştirme, kontrol etme yetisi olan üstün varlıklardan söz ediyor. Onların üzerinde bir yaratıcı olup olmadığına girmiyor ve bu sıradışı öyküsüyle, yaşadığımız dünyaya yukarıdan bakarak -benim çok hoşuma giden bir biçimde- “evrenin merkezi” egomuzu yerle bir ediyor.

Düşünsenize, filmin finalinde G, bizim dünyamızın 90 farklı versiyonunu yarattığını söylüyor (biz sadece 3 tanesine kısmen şahit olduk). Yani dünyamız onun kurduğu bir dekor ve bizler, onun elinde şekil verip tekrar bozduğu, sonra yine şekil verip yine bozduğu oyun hamurundan başka bir şey değiliz. Küçük düşürücü öyle değil mi ? Tanrı’nın kutsal nefesiyle hayat bulan, dünyanın ve evrenin sahibi olan üstün insan ırkı egomuza büyük bir darbe ! Bunu gerçekten sevdim.

Bu güzel hikaye, G’nin gerçeğe uyanması ile birlikte, Noelle ve Mary’nin (diğer milyonlarca insanla birlikte) içinde yaşadıkları son sahte dünyanın da yok olması şeklinde, tamamen dramatik bir biçimde bitebilirdi. Bildiğimiz kıyamet yani ! Doğrusu böyle bir son hoşuma da giderdi. Ama yönetmen/senarist üstadımız farklı bir şey düşünmüş, 3000 senedir insanların hayatıyla keyfince oynayan G’yi tamamen duygusuz ve yarattıklarına karşı acımasız bir varlık olarak hatırlamayalım diye, hikayeyi mutlu sona bağlamış.

Sonunda, G. Çok özel bir bağ kurduğu M’yi dramatik bir veda ile geride bırakarak, yaratmış olduğu son dünyayı da terk ediyor ama G’nin yarattığı tüm dünyalar yok olurken sadece Noelle ve M’nin eski dünyalardan kalma anıları taşıdığı ve mutlu bir hayat sürdükleri tek bir dünya, içerisindeki insanlarla birlikte varlığını sürdürüyor.

G’nin açılış jeneriği esnasında bileğine sardığı yeşil kordonun, kendisini bu sahte evrenlerde tutan bir çeşit mekanizmanın parçası olduğunu finalde öğreniyoruz.

Gary’nin eski sevgilisinden kalma anıları yakmaya çalıştığı ilk sahnede, üzerindeki pembe t-shirt’te ağlayan bir melek tasviriyle birlikte “veritas lux me” yazısını okuyoruz. Bu latince cümlenin çevirisi “gerçek, ışığımdır” şeklinde. Ama bi tuhaflık var, cümlenin aslı “Veritas Lux Mea” olmalı, oysa t-shirt üzerindeki cümle “me” diye sona ermiş. Bunun bir hata mı yoksa bilinçli bir mesaj mı olduğunu çözemedim.

nines (1)x

Filmin henüz 6. Dakikası içinde Gary içki ve uyuşturucuyla uçmuş haldeyken göbek deliği olmadığını görüyor ve 911’i arayarak yardım istiyor;

“Yani düşünsenize, göbek deliği doğuştan olur. Yoksa doğmamışsın demektir ve hayatta olup olmadığın belli değildir. Merak ediyorum yani, ben hayatta mıyım ? Ya da ben tanrı mıyım ?”

Yönetmen burada bize G’nin karnını göstermiyor, dolayısıyla göbek deliğinin gerçekten orada olup olmadığı göremiyoruz. Bana göre muhtemelen o tuhaf ruh hali içinde ve uyuşturucu etkisinde G’nin gerçek varlığına ilişkin bazı anıları canlandı, zihni gerçeğe yaklaştı ve muhtemelen bu sebeple bize “Ben Tanrı mıyım?” diyerek aslında filmin sürprizini bir ölçüde deşifre etti.

Filmin 87. Dakikasında G, ait olduğu dünyayı tanımlamaya çalışırken “sıcak” ve “rahat” sözcüklerini kullanıyor, ancak yanındakiler ona, o çok özel yeri bizim sınırlı hayalgücümüz ve lisanımızla tanımlayamayacağını hatırlatıyorlar. Bahsettikleri bu son derece görkemli ve tarif edilemez güzellikteki yer “Cennet” olamaz mı ? belki bizi yaratan G’nin kendi hafızasında yer etmiş o çok özel mekanın anıları bizim küçük zihinlerimizde oluşturduğumuz göksel cennet tasvirlerinin de kaynağıdır.

İlk iki hikayede kullanılan, Gary’nin misafir olduğu ve Gavin’ın yaşadığı ev, yönetmen John August’un gerçek eviymiş.

“Reality TV” isimli ikinci bölümde, Gavin’a sorular soran ancak kendisi hiç görünmeyen kameramanın sesini duyuyoruz. Bu ses de yönetmene aitmiş.

İkinci hikayenin sonuna doğru Susan, Gavin’dan yediği tokatın acısıyla, adamın kulağına uzanıp “Bu sana kendini bir erkek gibi hissettirdi mi ? Çünkü sana bir sır vereceğim, değilsin” diyerek aşağılıyor. Burada vurduğu noktayı, Margaret 9. Dakikada dile getirmişti, Gavin eşcinsel.

68. dakikada tartışırlarken Susan, Gavin’a şöyle diyor; “Koskoca Yaratıcı senaryosundaki küçük bir kıza dayanamıyor mu?”

Gavin burada kadının, iptal edilen film  projesinden ve onun başrol seçiminden bahsettiğini sanıyor oysa Susan Gavin’a gerçeği anımsatmak, onu uyandırmak için konuşuyor.

Yine aynı şekilde, 81 ve 82. Dakikalarda, Sierra Gabriel’e şöyle diyor;

“Aynı anda bir kaç karakteri birden oynuyorsun ? “

“Ama sen onlardan biri değilsin.”

“Bu dünyayı sen yarattın.”

Burada da Gabriel, Sierranın bilgisayar oyunlarından bahsettiğini düşünüyor, oysa kadın ona gerçek varlığının tasvirini yapıyor.

Replik:

Gabriel: Sanırım, daha çok insan faktörü konusunda endişeleniyorum. Siz insanlar, birbirinizi çok fazla öldürüyorsunuz.

Mary: Açıkçası, bunu genellikle senin adına yapıyoruz.

Senarist burada Tanrı adına / din adına işlenen cinayetlere güzel bir gönderme yapmış.

ABRE LOS OJOS (1997)

Abre-Los-Ojos

Bugün tezgahımıza yatırıp otopsisini yapacağımız filmimiz 1997 yapımı Abre Los Ojos. Kulağa çok hoş gelen bu İspanyolca ismin Türkçesi “Aç Gözlerini” ve içtenlikle belirtmeliyim  ki, bugüne dek rastladığım en isabetli, en etkileyici, en ustaca seçilmiş film isimlerinden biri.

İyi bir Sanal Gerçeklik / Sahte Dünya filmi olmasının dışında bu filmi sınıflandırmaya çalışırsak, kesinlikle başarılı bir gerilim, dram, bilim-kurgu ve gizem filmi olduğunu söyleyebiliriz.

Filmimizin yaratıcısı Alejandro Amenàbar. “Yaratıcısı” diyorum çünkü bu genç adam, henüz 25 yaşındayken, bu başarılı filmin hem yönetmenliğini yapmış, hem Mateo Gil ile birlikte senaryosunu yazmış, hem de filmin müziklerinin bir kısmını bestelemiştir. Çok bilinmemekle birlikte kendisini “Tesis” (1996) ve daha popüler olan “The Others” (2001) gibi başarılı gerilim filmlerinden hatırlayanlar olacaktır. Genç ve yetenekli yönetmenimiz, Abre Los Ojos’da olduğu gibi bu iki filmin de hem senaryosunu yazmış hem yönetmenliğini yapmıştır.

Oyunculardan bahsedecek olursak; Eduardo Noriega (Cesàr) ve Penèlope Cruz (Sofia) gibi iki yıldız esas karakterleri canlandırırken Fele Martinez (Pelayo) ve Najwa Nimri (Nuria) onlara çok iyi bir biçimde eşlik ediyor.

NOT: Bana göre, hakettiği değeri görememiş olan bu film 2001 senesinde Hollywood eliyle “Vanilla Sky” olarak yeniden uyarlandı. Ama o başka bir yazımızın konusu

SENARYO ve KURGU:

Cesar karakteri; genç, zengin, çapkın, kısa ilişkilerin tadını çıkaran, karşı cinse bağlanmayan, yalnız yaşayan, tanrı inancı olmayan, şımarık bir erkek. En yakın ve sanırım tek arkadaşı Pelayo, ondan daha mütevazi ve sempatik bir karakter olarak kendisine eşlik ediyor. Bir de Nuria var, Cesar’ın kısa süreli ilişkilerinin sonuncusu.

Filmin başında bu karakterler tanıtılarak Cesar ve onun imrenilecek ( yada yadırganacak) hayatı anlatıldıktan sonra bir anda bambaşka bir evrene taşınıyoruz.  Zengin, karizmatik, yakışıklı, kendine güvenen ana karakteri, belirsiz bir gelecekte, yüzü ürkütücü bir maskeyle örtülü, katil ve deli damgası yemiş, ihanete uğramış, aşağılanmış, şüpheci ve paranoyak bir halde, bir hapishane hücresinin zemininde gezinirken görüyoruz. Bu şekilde yönetmen, başarılı bir merak unsuruyla bizi filme bağlıyor. Sonra, bu çöküşün hikayesini Cesar’ın ağzından ve kusurlu hafızasından yansıtılan anlatımlarla, geçmişe bakışlar atarak öğrenmeye çalışıyoruz. Cesar’ın bir partide tanışıp kendince aşık olduğu ( bana göre sadece yeni bir hedef olarak seçtiği) Sofia ile daha sonra tanışıyoruz.

Sofia da Cesar’ın cazibesine kapılıyor, ama öyle hemen yatağa atılacak kadar basit bir kız değil. Cesar tanıştıkları günün gecesini kızın evinde geçirmesine rağmen, bir öpücükten fazlasını alamıyor. Sabah evden çıkarken, kendisini takip etmiş olan Nuria ile karşılaşıyor. Hem kızın ısrarı hem de kendi açgözlülüğü yüzünden Nuria’nın arabasına biniyor. Aslında basit bir kadın olmasına ve Cesar’ın kadınlar konusundaki ününü bilerek onunla yatağa girmesine rağmen Nuria, bu kadar çabuk geride bırakılmayı, önemsenmeyip kolayca unutulmayı hazmedemiyor.  Belki uykuda olan gururu nihayet bir uyanış yaşıyor ya da sadece kendini özel biri sandığı ve böyle davranılmak istediği için öfkeli, Cesar’dan kendisini özel hissettirecek son bir kıvılcım bekliyor ama bunu da alamayınca, planlı veya doğaçlama olarak, aracını yolun dışına sürerek intihar etmeye, Cesar’ı da kendisiyle beraber öteki tarafa götürmeye kalkıyor. Ancak kaza Nuria’nın umduğu gibi sonuçlanmıyor, kadın hayatını kaybederken Cesar aldığı ağır yaralar sonucunda, özellikle el ve yüzünde ciddi deformasyonlarla yaşamak zorunda kalıyor.

Öykü genel olarak böyle. Uyarmadı demeyin, bundan sonraki yorum ve değerlendirmeler filmin acı sürprizlerini deşifre edecektir.

YORUM ve DEĞERLENDİRME:

Filmin asıl öyküsünü ve sürpriz öğesini, bir sanal gerçeklik uygulaması oluşturuyor. Filmi bir bilim-kurgu eseri haline getiren de bu zaten.

Cesar, yakışıklı yüzünü ve tabi ki kendine güveniyle birlikte yüksek egosunu paramparça eden kazadan (!) sonra artık Sofia’yı kaybettiğini, başka hiçbir kadının hatta hiçbir erkeğin kendisine eskisi gibi bakmayacağını anlayınca, Cryonics yani ölülerin gelecekte diriltilmek üzere dondurulması işlemini yapan bir şirketle anlaşıyor ve ilaç içerek kendini öldürüyor. Ancak şirketle yaptığı anlaşma, klasik bir dondurulma ve diriltilme işleminden çok daha fazlasını içeriyor. Bu antlaşma gereği Cesar, 2145 yılında diriltiliyor ancak gerçek hayata uyandırılmak yerine, zihni bir çeşit sanal gerçekliğe taşınıyor. Şirketle anlaşma ve kendini öldürme anılarının hafızasından silindiği bu gerçeklikte, Cesar yüzünün iyileştirildiği, Sofia’nın kendisine aşık olduğu, hayatının eskisinden de güzel devam ettiği sahte bir hayat yaşıyor.

Fiziksel gerçeklikten sanal dünyaya geçiş tam olarak filmin 56. dakikasında başlıyor.  Bu andan sonraki herşey, uzak gelecekte ve mükemmel olması gereken sanal gerçeklikte yaşanıyor.

Başlarda herşey çok iyi giderken Nuria’nın hayali bu mükemmel dünyanın içerisine sızıyor, hem de bunu çok rahatsız edici biçimde, Sofia’nın karakterine girerek yapıyor. Halen herçek dünyada olduğunu sanan Cesar, çıldırmanın eşiğine geliyor. Gerçekle sanalın karışması, düzelmiş olan yüzünün yeniden yaralı haliyle görünmesi gibi başka çarpıklıklara da yansıyor ve damımız yavaş yavaş acı gerçeğe doğru yürüyerek sonunda sahte dünyasının kıyısına geliyor.

Peki, mükemmel olmak üzere tasarlanan sanal dünya neden çöküyor ? Bu bir teknik arıza mı ? Bence değil. Benim fikrime göre, çoğunlukla genç adamın hayalleri, arzuları, hırsları doğrultusunda şekillenen, yani onun zihnini okuyarak onun bilinçli ve bilinçaltı arzuları ile beslenen sanal gerçeklik, Cesàr’ın kendi iç dünyasındaki karmaşa ve ikilemler, korku ve şüpheler yüzünden bozuluyor. Sanal gerçekliğe geçişiyle birlikte herşey öylesine kusursuz bir hal alıyor ki adamın kendisi bile bu hızlı ve iyimser değişimden dolayı şaşırıyor, muhtemelen bu yaşananların gerçek olamayacak kadar güzel oluşuyla alevlenen şüphe ve herşeyi yitirme korkusu, Nuria’ya ilişkin anılarıyla birleşiyor, sonunda bu korkuları ve şüpheleri, bilinçaltından beslenen sanal gerçekliğin dokusuna sızıyor ve onu değiştiriyor. Dolayısıyla, sahte cenneti bir anda kabusa dönüyor.

Filmin 26. dakikası içinde, Cesar yeni tanıştığı Sofia’nın evinde TV izlerken, Cryonics işleminin anlatıldığı bir belgeselin ekrana ve gelişi ve kısa bir süre bile olsa bu konu üzerinde durulması, filmin ana öyküsü ve hatta sürpriziyle ilgili bir ipucu sayılır ama sanal gerçeklik unsurundan bu aşamada hiç bahsedilmediği için, filmin sonuna yaklaşmadan olayı tamamen kavramak mümkün değil.

Bana göre, ana karakterin sarhoş ve yapayalnız bir halde, umutsuzca kaldırımda sabahladığı sahneden sonra herşeyin hızlı bir biçimde iyiye gitmeye başlaması, belirgin bir değişim noktası oluşturduğundan dolayı, bu andan sonra yaşananların sahte anılar olduğuna dair bir işaretti. İnsan, bu noktadan sonra birşeylerin tuhaf gittiğini anlıyor, hatta Cesar’ın kendisi bile bu durumdan şüphelenip 63. Dakikada şöyle diyor; “Bir gece sarhoş bir şekilde yatıp ölmek isterken ertesi sabah hayallerim gerçek oluyordu, filmlerdeki gibi”

Belki sahte cennetini yıkan da bu olmuştur, herşey öylesine iyi gidiyor ki Cesar bunun gerçek olmayacağını içten içe hissediyor ve korkusu geçmişin tatsız anılarıyla buluşarak herşeyi başlatan kişiyi, yani Nuria’yı anılarında diriltiyor.

Filmin içerisinde Cesar’ın inancı ve belki de bu yolla vicdanı, maneviyatı bolca sorgulanıyor. Seyirci de ister istemez bu sorgulamaya sürükleniyor. İlk sahnelerden birinde yakın dostu Pelayo, Cesar’a soruyor “Tanrıya inanır mısın?” diye, daha sonra Nuria, ölümünden önceki son cümlelerinden birinde yine Cesar’a soruyor aynı soruyu. Kısa süre sonra da, Cesar’ın daha önce olumsuz yanıtladığı bu soruyu içselleştirerek kafasında evirip çevirdiğini anlıyoruz zira kendi zihninin ürünü olan sanal dünyasının karakterlerinden Dr. Antonio da aynı soruyu soruyor Cesar’a.

Bütünü ele alınıp üzerinde düşünüldüğünde, film bana bir kendiyle hesaplaşma ya da kendiyle yüzleşme öyküsü gibi görünüyor. Bir çeşit hayat dersi gibi. Yaşımını sorumsuzca ve hesapsız yaşayan genç adamın, yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşmesi, onlarca tek gecelik ilişkiden sonra imkansız bir aşka kapılması ve hem fiziksel hem ruhsal acılarla dolması, neredeyse bize “kendin ettin kendin buldun” dedirtiyor. En ışıltılı ve görkemli görünen hayatların bile ne kadar kırılgan dengeler üzerinde durduklarını, her şeyin bir anda ters yüz olabileceğini ve yaptıklarımızın sonuçlarıyla yüzleşmemiş gerekeceğini hatırlatıyor.

Filmin çok isabetli seçilmiş isminin bir anlamı da budur belki; AÇ GÖZLERİNİ, YAPTIKLARINI VE SONUÇLARINI GÖR

Filmin başında, “aç gözlerini” diye tekrarlayıp duran saat alarmıyla güne başlarken sonunda yine aynı cümleyi duyarak gerçek dünyanın belirsizliğine uyanması bence çok anlamlı ve güzel bir ayrıntıydı.

Final sahnesinden özellikle bahsetmek istiyorum, çünkü filmin son 10 dakikası gerçekten çok özel, çok görkemli ve anlamlı bir şekilde kurgulanmış. Bu aşamada Cesar’ın sanal dünya ile, hakkında hiçbirşey bilmediği gelecek zaman dünyasının gerçekliği arasında bir seçim yapmak zorunda kalması ve sonunda o cesur adımı atarak gelecek zaman dünyasının gerçekliğini seçmesi bana Truman Show’un finalini anımsattı ama ondan bile daha etkileyiciydi.

Asıl can alıcı olan ise, Cesar’ın uzun seneler önce ölmüş olan yakın dostuna, hiç bir şey paylaşamadan kaybettiği aşkına ve kendi zihninde yarattığı sanal arkadaşı Antonio’ya dramatik bir biçimde veda ederek onları geride bırakmasıydı. Acı ve tatlı anılarıyla birlikte 20. yüzyılda yaşadığı hayatı, sevdiği ve kendisini seven herkesi bir daha görmemek üzere  geride bırakarak kendini yüksek binanın çatısından bırakması çok etkileyici, çok dokunaklı, çok başarılı bir sahneydi.

vlcsnap-error180

NOT: Sanal bir dünyanın sanal karakteri olduğunu ve sadece bu gerçeklikte varolup onunla birlikte sona ereceğini anlayınca yıkılan, bunu kabul etmek istemeyen zavallı Antonio karakteri için çok üzüldüm.

REPLİK:

“Bazı insanlar normal bir hayat yaşayarak mutlu olabileceklerini söylerler, ama normal dedikleri şeyler aslında kendi doğru kabul ettikleridir, ve doğrular her zaman değişebilir”

Bu vurucu cümleyi 26. dakikada, TV ekranından Cryonics hakkında bilgi veren Duvernois karakteri söylüyor. Gerçeğin ve doğrunun göreceliği hakkında önemli bir tespit.

THE VILLAGE (2004)

Village2

“sahte dünyalar / sanal evrenler” temalı filmleri kendi içinde iki ayrı gruba ayırmak gerekiyor. “Fiziksel sahte dünyalar” diye adlandırabileceğimiz birinci grupta, gerçek dekorlar ve maddesel unsurlarla kurulmuş, film setlerini andıran sahte dünyalar var. Bu tür filmler genellikle, gerçek dünyadan koparılarak kendileri için hazırlanmış özel mekanlara, yalıtılmış küçük dünyalara hapsedilen insanların yaşadıklarını, çoğunlukla gerçek dünyaya ulaşma çabalarını anlatır. Şu ana kadar ele aldığım filmlerden Truman Show (1998), tam anlamıyla bu gruba dahil eserlerden biriydi.

İkinci grup sahte dünyalar ise, “Sanal Evrenler” ya da “Sanal Gerçeklikler” diyebileceğimiz, maddesel gerçekliği olmayan, genellikle teknoloji destekli olarak bilgisayar ortamında yaratılan, bazen de psikolojik/ruhsal bir bunalımdan doğan, öznenin gönüllü ya da gönülsüz olarak zihinsel anlamda içerisine hapsedildiği dünyaları kapsıyor. İncelediğim ikinci film olan Total Recall (1990) böyle bir yapımdı.

Bugün bahsedeceğim film; THE VILLAGE, fiziksel sahte dünya filmlerinin bana göre en iyilerinden biri.

Filmin hem senaristi, hem de yönetmeni olan M. Night Shyamalan‘ı (Manoj Nelliyattu Shyamalan) gizem öğelerinin baskın olduğu gerilim filmlerinden hatırlıyoruz. The Sixth Sense (1999), Signs (2002), The Happening (2008), Unbreakable (2000) yönetmenin meşhur gerilim filmleri. 2013 yapımı After Earth ise yönetmenin bana göre vasat olan bir bilim-kurgu denemesi.

Kadrosunda William Hurt ve Sigourney Weaver gibi emektar isimler bulunmakla birlikte başrollerde: Bryce Dallas Howard (Ivy Walker), Joaquin Phoenix (Lucius Hunt) Adrien Brody (Noah Percy) var.

Film birkay uluslararası organizasyonda ödül kazanmış ancak 2005 yılında sadece film müziği dalında aday olduğu Akademi (Oscar) ödülünü alamamış.

SENARYO:

Hikaye, 19. yy atmosferine sahip küçük bir kasabada başlıyor. Çevresi büyük bir orman ile sarılmış olan bu huzurlu kasabada birbirini iyi tanıyan ve seven birkaç ailenin oluşturduğu küçük bir topluluk, mütevazi ve dünyanın geri kalanından yalıtılmış  bir biçimde yaşıyor. Kasabanın yönetimi her ailenin en yaşlılarından oluşan bir heyetin elinde. Ortada belli bir hiyerarşi yok, hatta büyük ölçüde ortaklaşalığa dayanan, herkesin eşit olduğu bir düzen mevcut. Yine de herkesin uyması, uygulaması gereken kurallar mevcut. Üstelik, bu kurallardan -filmin afişinde de yer alan- üç tanesi, hayati önem taşıyor. Çünkü, köyü saran ormanda yaşadıklarına inanılan ve zaman zaman köyün sınırına kadar gelerek insanlara görünen gizemli, ürkütücü varlıklar bulunuyor. Bu sebeple köylüler, ormandan uzak durmak ve gizemli varlıkların dikkatini çekecek kırmızı rengi kullanmamak konusunda katı kurallara sahipler.

Kasabada herşey tekdüze bir ritim ile sürüp giderken bir gün bu küçük cennetin barışçıl atmosferini bozan trajik bir olay yaşanıyor. Köyün delikanlılarından Lucious, genç, güzel ve kör bir kız olan Ivy’ye evlenme teklif ettikten sonra kızı karşılıksız bir aşkla seven, zeka engelli Noah tarafından bıçaklanıyor. Genç adam ağır yaralanıyor ve hayatta kalması, köyde bulunmayan ilaçların getirilmesine bağlı. Bu olay üzerine yaşlılar bir araya geliyorlar ve radikal bir karar alıyorlar. Cesur, zeki ve sevgi dolu Ivy, Luscious’u kurtaracak ilaçları getirmek üzere ormanı aşarak hakkında hiç bir şey bilmediği dış dünyaya ulaşmak üzere gönderiliyor.

YORUM ve DEĞERLENDİRME:

Söylememe gerek var mı ? yazının bundan sonrası filmin büyük sürprizini ifşa edecek niteliktedir.

Filmin görselliği, dekorları, kostümleri, çekim teknikleri bana göre son derece başarılı. Benim de internet yorumlarında okuduktan sonra ancak titiz gözlerle inceleyince görebildiğim bazı devamlılık hataları mevcut ancak kolay fark edilecek ya da göze çok batacak şeyler değiller. Oyunculuklar da iyi, özellikle çok sevdiğim bir aktör olan Adrien Brody zor bir rolü başarıyla oynamış.

Filmin hikayesine gelirsek; suç oranıyla, kirliliğiyle, sağlıksız ve huzursuz kent yaşamıyla bizi günden güne zehirleyen sözde uygar modern dünyanın karmaşasından ve tehlikelerinden bıkan, hepsi bir şekilde bedel ödemiş varlıklı insanların hem kendileri hem de gelecek nesilleri için böylesine yalıtılmış bir minyatür cennet yaratmaları gayet akıllıca düşünülmüş, kendi içinde mantıklı, anlaşılabilir ve kabul edilebilir temelleri olan güzel bir hikaye.

Olay örgüsünde beni rahatsız eden sadece iki nokta vardı. Öncelikle, bu gizli köyün bir çeşit milli park alanı içerisinde kurulmuş olduğunu anlıyoruz. Burası koruma altında tutulan, el değmemiş bir ormanlık olduğundan dolayı köyün gizliliği korunmuş oluyor. aynı zamanda, modern dünyanın ürünü olan hiçbir şey köye ulaşamıyor. Ancak günümüzde, hava trafiğinin günden güne yoğunlaştığı bir dönemde, köyün yalıtılmışlığında doğup büyümüş olanların bir gün gökyüzüne bakınca bir uçak, helikopter ya da belki de bir balon görmeleri muhtemel. Bu durumda içinde yaşadıkları dar çevreyi ve onun geri kalmışlığını sorgulamaları da kaçınılmaz olacak. Gerçeği öğrendiklerinde ise muhtemelen kendilerini bugüne dek korkutan, dünyanın kalanından soyutlayan, yalanlarla kandıran büyüklerine büyük bir öfke duyacaklar. Dolayısıyla, yaşlıların bunca emek verip kurdukları huzurlu ütopya çok da sağlam temeller üzerinde durmuyor aslında.

Beni rahatsız eden ikinci noktaya gelelim. Lucious’u kurtaracak ilaçları getirmek üzere, uzun bir mesafe boyunca ormanda ilerleyip yüksek bir duvarı aşmak, orada karşılaşacağı insanların iyi niyetine güvenip gerekli ilaçları alarak aynı yolu dönmek üzere, kötü insanlara karşı kendini savunmaktan, bir pusulaya bakarak yönünü bulmaktan, aldığı ilaçların isimlerini okumaktan bile aciz olan kör bir kadını yollamak çok mantıksız, hatta acımasız bir tavır değil miydi ? Tamam anlıyorum, dış dünyanın farklılığını görmeyecek ve gelip gördüklerini anlatamayacak biri olması açısından makul bir seçimdi ama Ivy ne kadar yetenekli olursa olsun, böylesi bir yolculuğa onu seçmek fazlasıyla risk almak olmadı mı ? Ve tüm bunların sonunda, onun için herşey fazlasıyla iyi gitmedi mi ?

Sonuç olarak, filmimiz gerçek bir gizem, yer yer gerilim, biraz romantizm içeren, sürpriz unsurunu çok iyi kullanan, modern dünyanın olumsuzluklarına ve insan doğası ile sevginin gücüne dair mesajlarını da iyi veren, başarılı bir yapım. Fiziksel sahte dünya olgusunun en iyi işlendiği işlerden bir tanesi.

TOTAL RECALL (1990)

Total-Recall-1990-Original

İncelediğim ilk film olan Truman Show, fiziksel bir sahte dünya tasviriydi. Bu defa ele alacağım film bir “sanal evren” filmi. Filmi izlemiş ve üzerine kafa yormuş olanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

Filmin yönetmeni Paul Verhoeven. Bu ismi 1987 yapımı ilk ROBOCOP filminden hatırlamalıyız.

Senaryosu, bilim-kurgu yazarı Philip K. Dick’in“We Can Remember It For You Wholesale” (1974) adlı öyküsünden uyarlanmış. Bilim-kurgu tutkunları bu yazarı çok iyi tanımalı. Minority Report (2002), Paycheck (2003), Next (2007), Blade Runner(1982) gibi önemli filmler onun eserlerinden uyarlandı. Ne yazık ki usta yazar bunların hiç birini izleyecek kadar yaşayamamış.

Hikayeyi geliştirip senaryolaştıran kişiler Ronald Shusett ve Dan O’Bannon. Sonrasında Gary Goldman tarafından düzeltmeler yapılarak son şekli verilmiş.

1991 yılında yapılan akademi ödül töreninde (Bildiğimiz Oscar ödülleri) özel efekt ekibi üstün başarı ödülü almış.

Başrollerini Arnold Schwarzenegger (Douglas (doug) Quaid / Hauser) ve Sharon Stone (LoriQuaid) paylaşmışlar. Diğer önemli rollerde Michael Ironside (Richter), Rachel Ticotin (Melina), Ronny Cox (Vilos Cohaagen) var.

Hemen belirtmek gerekiyor ki, Arnold bu filmin sadece başrolünde değil, yapımında da epey etkili olmuş. Şöyle ki, proje parasal boyutu başta olmak üzere çeşitli sorunlar yüzünden seneler boyunca farklı yapımcı firmalar arasında gidip gelmiş, farklı bir yönetmenler ve bambaşka bir kadroyla çekilmesi planlanırken yapımcısı iflas etmiş. Bu sırada, Paul Verhoeven ile ortak çalışmaya kararlı olan Schwarzeneger, yeni bir yapımcıyı filmin haklarını satın almaya ikna etmiş. Dolayısıyla, yönetmen Verhoeven olmuş, başrolü de Arnold kapmış. Bu noktadan sonra, yönetmen tarafından senaryo ekibine dahil edilen garygoldman eliyle senaryo yeniden işlenmiş ve ana karakter Arnold’a göre yeniden dizayn edilmiş.

SENARYO:

Mekan ve zamandan bahsedelim. Hikaye, geleceğin dünyasında, 2084 yılında geçiyor. Yalnız burada bir tuhaflık var, zira filmin hiçbir yerinde 2084 tarihini göremedim. 2084 yılını sadece filmin VHS kaset kapağından ve yapım ekibinin belirtmesinden dolayı biliyoruz.

İnsanlar Mars’ta koloni kurmuş. Turbinium isminde, kıymetli bir maden çıkarıyorlar. Mars’ın başında Cohaagen isminde biri var. Bu adam “Mars yöneticisi” diye sunuluyor. Buradan, resmi bir yetkili, bir çeşit Vali olduğunu anlıyoruz ama daha çok bir şirket patronu gibi görünüyor. Filmde onun gücünü ve kazancını kaybetmemek adına yaptığı acımasız eylemlere şahit oluyoruz.

Mars’ta Cohaagen’a karşı bi direniş hareketi var ancak bu direniş dünya medyası tarafından amacı belirtilmeden sadece yıkıcı, bölücü bir örgüt gibi sunuluyor. İsyancılara yapılan operasyonlar ve bu operasyonlarda isyancıların teslim alınmadan öldürülmesi, yaralı olanların bile vurulması açıkça sunuluyor, haklı gösteriliyor.

Olaylar dünyada başlıyor, Douglas Quaid (kısaca Doug) güzel eşiyle birlikte mütevazi bir hayat süren bir inşaat işçisi. Ancak monoton hayatına sığmayan, başka yerlerde başka şeyler yaşamayı arzulayan bir yanı var. Başka bir yerde olup özel birşeyler yaşamayı düşlüyor. Özellikle de Marsa gitmeye istekli. Marsta yaşadığı türlü maceralara ve birlikte olduğu esmer bir kadına dair rüyalar görüyor. Sonunda bu istekleri o kadar ağırbasıyor ki, eşinin ve arkadaşının karşı çıkmasına aldırmadan Recall isimli şirkete başvuruyor. Bu şirket, insan beynine tatil anıları yerleştirerek sanal seyahat imkanı sağlıyor. Zaman kaybedilmeden ve yolculuk yapılmadan unutulmaz tatil deneyimleri yaşanıyor.

Doug burada heyecanlı bir mars tatili satın alıyor ancak tatil anılarının yüklenmesi sırasında, aslında gerçekten Marsa gitmiş olduğuna ve orada bambaşka bir hayatı olduğuna dair anılarını hatırlıyor. Sonrası ise Doug’ın geçmişine ve gerçek hayatına ilişkin ipuçlarını bulmak için Marsa gidişi ve orada yaşadığı maceraları anlatıyor.

YORUM ve TESPİTLER:

Hemen belirteyim, yazının bundan sonrası genel olarak filmi izlemiş olanlara yönelik ! Çünkü bu bölümde filmi derinlemesine irdeleyerek ona tad ve gizem katan tüm ipuçlarını, detayları, sürprizleri elden geçireceğim. Tabi ki henüz izlememiş olanlar da detaylı ön bilgilendirme almak isterlerse bu yazımı okuyabilirler. Birazdan paylaşacağım fikir ve tespitlerimi okuduktan sonra, filmi daha önce İzlemiş olanların da yeni bir bakış açısı kazanacaklarını, hatta dönüp yeni bir anlayışla filmi yeniden izleyeceklerini umuyorum.

Filmi irdelemeye teknik tarafından başlayalım; döneminin imkanlarına göre Total Recall gerçekten başarılı bir bilim-kurgu yapımı. Görsel efektlerin henüz emekleme döneminde olduğu yıllarda bu film için olağanüstü bir çaba yürütülmüş. Arnold’ın kadın kılığına girdiği sahnede kullanılan meşhur maske tasarımı o dönem için son derece başarılı ve yaratıcı bir efekt işiydi. Mars yüzeyine ait görüntüler ise efektlerle değil maket ve dekorlarla yaratılmış ki bu da son derece emek isteyen bir iş. Ayrıca, mars insanlarının mutasyona uğrayarak deforme olmuş vücutları için başarılı makyajlar yapılmış, özellikle Quato karakterinin mutant vücudu, hünerli eller tarafından yapılan bir makyaj ve kukla şaheseriydi.

Hikayesi üzerine düşünmeden önce filmin bilim-kurgu yanına odaklanırsak, dikkat çeken önemli bir hata olduğunu söylemeliyiz. Filmin başında ve sonunda yer alan sahnelerde, Mars atmosferine maruz kalanların vakum etkisiyle şişmeleri, gözlerinin patlaması falan tamamen yanlış. Astronomlar, uzay boşluğuna düşecek bir insanın bile bu şekilde vakum etkisine maruz kalmayacağını belirtiyorlar. Dolayısıyla, zayıf da olsa bir atmosferi bulunan Mars’ta insanların böylesine dehşet verici biçimde ölecekleri doğru değil. Ancak, bu hatayı değerlendirirken ileride tartışacağımız önemli bir hususu dikkate almalıyız, bu sebeple bu noktaya işaret (X) koyuyorum.

Hikayenin can damarını oluşturan, “sanal anılar yüklenerek sanal tatil yapma” fikri son derece orjinal ve yaratıcı. Filmin en önemli bilim-kurgu öğesi de bu zaten.

Uzay yolculuğundaki ilerleme, Mars’ta insan yerleşimleri, hologram teknolojisi, kılık değiştirme aparatları dışında fazla bilim-kurgusal öğe yok. Ama renk değiştiren tırnaklar güzel bir detaydı.

Bu arada, kıyafet ve saçların gelecek zaman tasvirlerine uygun olacak biçimde yaratıcı ve farklı biçimlerde tasvir edilmesi yerine tamamen 80’lerin modasına uygun olması beni rahatsız etti. Otomobil tasarımlarının ise köşeli hatları ve kanat biçiminde açılan kapıları ile 80’lerin çok sevdiğim futuristik tarzını yansıtması beni mutlu etti.

Filmin şiddet dozu tartışma konusu olmuş. Aslında şiddet sahneleri yersiz ya da çok sayıda değil ama mevcut sahnelerin gerçekçi ve kanlı oldukları doğru.

Özellikle Doug’ın yaralı bir sivili kendisine kalkan yaptığı sahne gerçekten tartışmalı. Seyirci başroldeki kahramanın böyle acımasızca bir eylemde bulunmasını haklı olarak yadırgıyor. Ama eleştirinin dozunu kaçırmadan bu işin de bir püf noktası olduğunu belirtip işareti çakalım (X).

Hikayede beni rahatsız eden bir detay daha, neye benzediklerini bilmediğimiz marslıların 500.000 yıllık atmosfer makinesi. Evet, makine teorik olarak bilimsel temellere oturtulmuş ancak uzaylıların nereye gittikleri, bu kusursuz makineyi neden çalıştırmadıkları gibi sorular cevapsız kalıyor. Buna daha fazla kafa yormadan buraya da (X)

Filmin benin çok rahatsız eden sahnesi 99. dakika içerisindeki çatışma. Burada, Cohaagen’ın askerleri aralarında duran Doug’a iki taraftan karşılıklı ateş ediyorlar. Oysa ateş ettikleri şey Doug değil sadece bir hologram. O halde, karşılıklı olarak birbirlerine doğru ateş eden ve aslında orada olmayan bir hologramı vurmaya çalışan askerlerin birbirlerini vurmuş olmaları gerekirdi, ama öyle olmuyor. Peki, bu sahney mazur görebilir miyiz, biraz sonra açıklayağım sebepten dolayı evet (X)

Aklımda deli sorular… Ama bunların hiçbir önemi yok, neden biliyor musunuz ? ÇÜNKÜ BUNLARIN HEPSİ BİR RÜYADAN İBARET ! Evet, filmin 20. Dakikasından itibaren herşey sahte. Maceranın tamamı Doug’ın recall’dan satın aldığı sanal mars tatilinin bir parçası.

Film üzerine yürütülen tartışmaların ve yapılan yorumların odak noktası da bu. Bazı izleyici ve yorumcular Doug’ın yaşadığı maceranın gerçek olduğunu, recall’da yapılan uygulamanın bastırılmış hafızayı ortaya çıkardığı ve yaşanan maceranın gerçek olduğunu iddia edecektir. ancak dikkatli izleyicilerin açıkça fark edeceği üzere, doug’ın yaşadıkları sanal anılardan ibaret.

Bunu nereden mi biliyoruz ? Elimizde, yönetmenin filme serpiştirdiği ve dikkatli gözlerden kaçmayacak ipuçları var. Bilenlere anımsatayım, fark etmeyenler için belirteyim;

1- Doug sanal Mars tatili almak için Recall şirketine gidiyor. Orada, (filmin 15. Dakikasında) kendisine teklif edilen turun tüm ayrıntıları, neler yaşayacağı, nerede kalacağı, hangi kimliğe bürüneceği anlatılıyor. Filmin 20. Dakikasından itibaren yaşanan maceralar da tam olarak kendisine anlatılan biçimde gelişiyor. Yani herşey Recall şirketinin sanal tur senaryosuna uygun ilerliyor.

2- Recall şirketinde, sanal anıların yükleneceği koltuğa oturduğu anda Doug’a sanal macerasında yaşayacaklarına dair bazı tasarımlar gösteriliyor (17. dakika) bu tasarımların içerisinde, sonradan Mars’ta karşılaşacağı atmosfer makinasının çizimlerini görüyoruz.

Total Recall 1990.mp4_snapshot_00.16.45_[2017.03.06_13.28.25]

Atmosfer makinesinin tasarımı (Recall’deki monitörde)

3- Aynı sahnenin devamında, kadın doktor asistanına Doug’ın hafızasına yüklenecek anılarla ilgili bir disk veriyor. Genç adam diski okuyunca “bu yeni bir şey, Mars’ta mavi gökyüzü !” diyor. Marsın mavi gökyüzüne kavuştuğunu filmin sonunda hep birlikte görüyoruz.

4- Yine Recall şirketinde, sanal anıların yükleme işleminden hemen önce, Doug’a Mars macerasında kendisine eşlik edecek kadının tasarımı gösteriliyor (19. dakika). Ekranda, sonradan Mars’ta karşılaşacağı Melina’nın yüzü görünüyor.

vlcsnap-error215

Melina’nın yüzü (Recall’deki monitörde)

5- Filmin sonunda gökyüzünde belirip giderek büyüyen ve herşeyi içine alan beyaz ışık ile o ışıktan hemen önce Doug’ın “ya bu gerçekten bir rüyaysa” demesi gayet anlamlı.

Bunun ne demek olduğunu fark ettiniz mi ? yazının önceki kısımlarında (X) ile işaretlediğim sahnelerin hepsi, Recall simülasyonu içindeydi. Yani mantık hataları ve yanlışlar Recall şirketinin uçuk senaryosuna dahil, bu sebeple de mazur görülebilirler. Ne de olsa bu senaryo, Marsa hiç gitmemiş sıradan insanları eğlendirmek için hazırlanmış sanal anılardan ibaret.

Bu arada, az evvel vurguladığım durum, yani filmin tüm aksiyonunun Recall şirketinde Doug’ın beynine yüklenen bir simülasyondan ibaret oluşu, bizi sıradışı bir duruma sokuyor. Bu filmde, istisnai bir şekilde 2 ayrı sahte dünya var. Şöyle ki: inşaat işçisi Doug, eşiyle ve kendisiyle ilgili tüm anılarının sahte olduğunu, bildiği tüm hayatının yalan olduğunu, aslında ajan hauser olduğunu öğreniyor (1. Uyanış) Fakat o da ne ?! Bunların hepsi sanal anılardan ibaretmiş, yani hayatının yalan olduğu da bir yalan ! (2. Uyanış).

Replik:

“insan yaptıklarıyla değerlendirilir, hatıralarıyla değil” (Quato)

TRUMAN SHOW (1998)

truman-show-ufak-x

“Sahte Dünyalar – Sanal Evrenler” içeren sinema yapıtlarını irdelemeye, türünün en dokunaklı ve güçlü örneklerinden biri olan “The Truman Show” ile başlamayı uygun buldum.

Sıradışı senaryosunu Andrew Niccol‘un yazdığı ve Peter Weir‘in başarılı biçimde yönettiği film, başrollerinde Jim Carrey (Truman Burbank), Ed Harris (Christof), Laura Linney (Meryl Burbank / Hannah Gill) ve Natascha McElhone (Sylvia) ile hayat buluyor.

Film, 1999 yılında verilen 71. Akademi ödüllerine 3 dalda aday olmuş ama törenden eli boş dönmüş. (Bence yazık olmuş)

Büyük ölçüde günümüz teknolojilerinin kullanıldığı, günümüz sosyal ve ekonomik şartları ile mevcut medya yapısının devam ettiği bir dünyada geçiyor olsa da, filme konu olan devasa film setlerinin yapısı, medya dünyasının insanı metalaştıran, kapitalist gidişatının dehşet verici bir zirveye varmış olması bakımından, bilim-kurgu başlığı altına dahil edilebilir. Ama bilim-kurgu tabi ki bu işin sadece altyapısını oluşturuyor. Öykünün kendisi, medya etiği ve kapitalist sistem üzerine sağlam bir eleştiri niteliği taşıyor.

SENARYO:

Truman Burbank, son derece güzel, huzurlu bir çevreye, fazlasıyla durağan ve temiz bir topluma sahip olan “Seaheaven” isimli adada, mütevazi bir hayat yaşamaktadır. Burası, orta sınıf profilli sıradan insanların yaşadığı huzurlu bir Amerikan taşrası görünümüne sahiptir. Coğrafi olarak ise, ana karaya sadece 1 köprü ile bağlanan küçük bir adadır.

vlcsnap-error669

Seaheaven adası

Truman yerel bir sigorta acentesinde mütevazi bir işe sahip genç bir adam olarak sıradan bir hayat yaşıyor. Ancak yaşamının 10910. gününde, rutini bozan olaylar aniden başlıyor. Truman o gün sokakta, çocukken kaybettiği ve çoktan öldüğünü sandığı babasına rastlıyor. Sonrasında üst üste gelen birkaç aksilik ve canlanan hatıralar, onu yavaşça korkunç gerçeğe yaklaştırıyor. Süregelen olaylar neticesinde, gerçek sandığı dünyasının ve çevresinde akıp giden hayatın devasa bir film seti olduğunu, görkemli bir prodüksiyonun içinde yaşadığını anlıyor. (Yönetmen bize bu gerçeği filmin başlarından itibaren sunuyor, dolayısıyla bir sürpriz unsuru yok)

Hayatı “big brother” (veya Biri Bizi Gözetliyor) tarzı bir TV programından, bir çeşit Reality Show’dan ibaret. Eşi ve dostları birer oyuncu. Sırları yok, özel hayatı yok, eşi rolünü üstlenen kadınla sevişmeleri dışında herşey, 24 saat canlı olarak yayınlanıyor. Zavallı yaşamında kendine özel sandığı herşey milyonlar tarafından izleniyor.

Acınası hayatı boyunca Trumanı dışarıya çıkma, kasabayı terk etme arzusundan alıkoyacak telkinler çevresi, dostları, eşi ve hatta yayın organları tarafından incelikle yapılmış. Hatta adayı terk etmesini zorlaştırmak için çocukluğunda babası rolünü üstlenen kişiyi kaybettiği bir deniz kazası kurgulanmış, böylece çocukluktan itibaren sudan korkması sağlanmış

Truman bu korkunç yalanın farkına vardığında, doğal olarak kaçmaya çalışıyor ama çevresini saran yalan çok büyük, prodüksiyon çok masraflı, program çok kazançlı. Üstelik bu tezgahın başında otoriter, soğuk, inatçı kişiliği ve yüksek egosuyla duran bir yönetmen (Christof) var, O da 30 yıldır bu küçük dünyada sahip olduğu tanrı rolünü kaybetmek istemiyor. Dolayısıyla olay, herşeyin aleyhine işlediği ve herkesin kendisini engellemeye çalıştığı bir ortamda Truman’ın gerçeğe ulaşma mücadelesine dönüyor.

YORUM ve TESPİTLER:

Truman’ın hayatındaki tuhaflıkları ve tutarsızlıkları sorgulamaya başladığı ancak henüz dramatik gerçeği tam anlamıyla kavrayamadığı o depresyon zamanı, birşeylerin ters gittiğini bilerek ama buna anlam vermekte zorlanarak, neyin gerçek neyin sahte olduğuna dair derin bir şüpheyle geçirdiği anlar filmin en can alıcı kısmını oluşturdu. Bu noktada, son derece başarılı kurgu ve ustaca oyunculuklar sayesinde filme kendinizi verip karakterle empati kurduğunuzda onun yalnızlığını, bunalımını çok derin hissedebiliyorsunuz. Bu kısmı atlattıktan sonra Onun gerçeği bulmak adına verdiği inançlı ve inatçı mücadele, nihayetinde her türlü riski alarak, bildiği dünyanın ötesindeki o bilinmezliğe atım atışı bana göre çok anlamlı ve şiirseldi. Burada, herkesin inatla sürdürmeye çalıştığı bir yalanı -üstelik güzel bir yalanı- reddeden ve inatla gerçeği kovalayan bir adamın büyük yalnızlığına ve cesur mücadelesine şahit oluyoruz.

Çok badireler atlattıktan sonra nihayet kafesini kırmaya yaklaşan Truman, filmin sonunda iyi bildiği, alışkın olduğu, sağlıklı, güvenli ve durağan hayatı ile hakkında hiç birşey bilmediği dış dünya arasında seçim yapacağı bir noktaya varıyor. Bana göre filmin medya, popüler kültür ve kapitalizm eleştirisinden sonra en can alıcı yeri burası. Burada soru, farklı açılardan ve farklı boyutlarda ele alındığında hepimize sorulmuş oluyor;  Gerçek olmayan ama iyi kurgulanmış bir mutluluk mu yoksa gerçeğin hüküm sürdüğü riskli ve soğuk dünya mı ?

Hikayeyi abartılı bulacak kişilere cevaben; özellikle medya dünyasında etik değerlerin bugün bile nasıl ayaklar altına alındığını, insanın kamera karşısında nasıl metalaştırıldığını, maddi hırslarla hareket edenlerin kendilerini nasıl pazarlayıp açgözlü kişilerin onları nasıl kullandıklarını, siyasi ve ekonomik amaçlar uğruna aptallaştırılan, pasifleştirilen, aldatılan insanın kültür endüstrisinin en büyük silahı olan televizyon tarafından nasıl esir edildiğini bir kez daha vurgulamak gerekiyor. Tabi ki sömürü henüz bu filmdeki boyutlara kadar genişlemedi, insan yaşamının halen belli çerçevede bir değeri var, ancak gelecekte bizi buna benzer veya daha kötü projelerin beklemediğini kim garanti edebilir. Truman Show bu yönüyle bir anti-ütopya, güçlü bir eleştiri, bir uyarı niteliği taşıyor.

Replik:

“Dünyanın gerçekliğini bize sunulan haliyle kabul ederiz (Christof)”

Tanrı rolüne soyunmuş, açgözlü ve hırslı yönetmen Christof’un bu repliği, kendini aklamak için söylenmekle birlikte günümüz görsel medyası ile izleyici arasındaki izleyiciyi pasifleştiren ve medyaya gerçeği aktarmak kadar gerçeği kurgulamak rolü de yükleyen yaklaşımı gözler önüne seriyor.

“Seaheaven, dünyanın olması gereken hali” (Christof)

Burada da senarist, Christof’un ağzından günümüz dünyasına dair dramatik gerçekleri seslendirmeye devam ediyor. Seaheaven’ın korunaklı, güvenli, mütevazi ve durağan ortamı, günümüz dünyasıyla kıyaslanınca gerçekten çok daha nezih bir yer. Sahte ama güzel. Diğer bir çok şey gibi.

“-hiçbirşey mi gerçek değildi ?” (Truman)

“-Sen gerçektin.” (Christof)

Bu diyaloğu özel kılan, reality show mantığının can alıcı noktasını vurgulamasıdır. Bu programlar, sahte koşullarda gerçek insanların vereceği tepkileri sergiler. kendiliğinden gelişiyor izlenimine neden olan davranışların arka planında, bireyleri belli davranışları yapmaya sevk eden, yönlendirici sahte mekânsal ve sosyal kurgular yer alır. Mekan ve olaylar kurgulanır, özne -yani gerçek kişi- bu kurgunun ortasına bırakılır, ne yapacağına bakılır. programları çekici kılan da budur.